Sünni paradigmayla yönetildiğini iddia eden Arap devletlerini, ardından Rusya’nın boyunduruğundan kurtulmaya çalışan Türkistan devletlerindeki Sünni ve şii İslam tasavvurlarının yayılma çabalarını gördükten sonra İran’ı daha çok merak etmeye başlamıştım. Tabii bunda son dönemlerde Irak sorunun aşılmasında Türkiye ile beraber hareket etmesi, onlarında PJAK adlı ayrılıkçı Kürt silahlı örgütüyle mücadele etmeleri, doğal gaz ve petrol rafinerisi ve elektirk santrali yapımında ülkemize ortaklık teklif etmeleri, üç tanesinin yapımını için imza aşamasına gelinmesi, iki ülke arasındaki ideolojik farklılıkların aşılıp ekonomi ağırlıklı dayanışma çabalarının artması da etkili olabilir. Fakat bu merak etmede bu genel ilkelerin dışında özel ilgiler daha baskın gibi. Zira tarihsel olarak sınırlarımızın Kasr-ı Şirin antlaşmasında (1639) bu yana hiç değişmediği yer İran.1 Bölgede devlet ve medeniyet kurma özelliğine sahip iki millet, Farslar ve Türklerin olması; buna bir de İran’ın önemli oranda Azeri Türklerinin yaşaması, Şii anlayışın temel unsuru olan ayetullahlarının başta şimdiki manevi lider Hamaney dahil olmak üzere çoğunun Azeri olması ayrıca ilahiyatlı olarak ilgimi çeken bir husus olduğu malumu ilamdan öteye gitmez.
İran Irak savaşında Irak cephesinde Şiilerin ön safta savaşması, kazananın kesinlikle Müslüman ülkeler olmaması, Rusya ve ABD’nin aslında silah depolarını boşaltması, potansiyel zenginliği olan ülkelerin maddi ve manevi birikimini tüketmesi, Irak’ın son durumu, bölgede ne kadar uzun soluklu politikalar geliştirildiğinin göstergesiydi. Dolayısıyla Türkiye’nin akıllı bir politikayla İran’a ne ırki ne de dinsel daha doğrusu mezhepsel argümanlarla karşı karşıya gelmemesinin nedeni olsa gerekti Kasr-ı şirin anlaşmasının geçerlilik süresinin bu kadar uzun olması.
Tabii bir de Çorum’da yaşıyor olmam, Çorumlu olarak 1980 olaylarının acısını atamamış bulunmam ve bir daha ülkemin böyle bir acı yaşamaması için elimden geleni yapmayı biricik hedef olarak görmem, alevi ve şii yapılanmalar hakkında bilgilenmelerimi salt teorik olmaktan öte alan araştırması ve gözlemlerle desteklemeyi de getiriyordu. Bu çerçevede özet bir çalışma da yaptırmıştım. (Bkz. Murat Erdem, Çağdaş Türk Düşünce Tarihinde Çorum Ehl-i Beyt Çevresi, Çorum.1999. Basılmamış Lisans Tezi)Bu düşüncelerle fakülte ilan panosunda Tahran ve Tebriz şehirlerinde düzenlenecek Uluslarası Mevlana Sempozyumuna davet çağrısını okuyunca, bildiri özeti gönderdim. Onlarda cevap verdiler, yaz boyu bu vesile ile Mevlana’ın Mesnevisini taradım. İyi geldi valla, son zamanlarda yaşadığım sıkıntıların aslında ne kadar boş ve kof olduğunu bir kez daha anladım, en azından bu kazancı oldu derken, metin bitti ve gönderdim. Doğrusu unuttum diğer meşgaleler arasında, 25.10.2007 Çarşamba günü samsun’da Begüm’ün diş tedavisi için bulunuyorken bir telefon geldi, Farsça konuşuyor, bende İngilizce konuşursa anlayabileceğimi söyledim. Bir telefon verdi ve irtibat kurmamı istedi, tamam diyerek döndüm Çorum’a. Geldiğimde Meryem’in Tahran sefaretinde misyon koruma olan bacanağım ve eşi ile irtibata geçtiğini, beraberce takip ettiklerini, sempozyumun Pazar günü başlayacağını, sunumunun da 29 Ekim Pazartesi olduğunu söylediler. Türk hocalarının Cuma günü İstanbul’dan uçacaklarını belirtiler. Hayda, nasıl olacak, bu mümkün değil dedim, Pazar günü de doluymuş, nasılsa olmayacak diye fakülteye gittim. Meryem, kardeşini de ziyaret edecek ya, sürekli görüşmüş havayollarıyla, bir de beni aradı, tamam biletler teyit edildi diye. Enes Efendi, artık Ankara’daki irtibat noktamız, gitmiş almış biletleri, bize de gitme hazırlıklarına başlamak düştü.
Mevlana Sempozyumu
Her işte bir hayır vardır derler, iyi ki Meryem benim gibi değil, işlerin takipçisi; gerçi o kardeşini ziyaret için çabaladı desem, yok olmaz, bu haksızlık olur. Neyse zamanlama iyiydi, doğal gaz antlaşması, PJAK ve PKK konusunda işbirliği, aslında petrol merkezli bir Ortadoğu ve Avrasya politikasında küresel güçlere karşı bölge devletlerinin dayanışmasının gündemde olduğu bir dönemdi. 28 Ekim de bir saat geri alınması durumunda ne olur ne olmaz diye erkenden havalanına vardık, kontrol ve bagaj sırasına girdik. Herkes Farsça konuşuyor, bir iki tam örtülü bayan var, diğerleri yarım şeklinde başları bağlı. İlginç bir deneyim olacağı uçağa bindiğimizde hemen ortaya çıktı, lacivert formalarıyla kepli başörtülü bayan hostesler, cana yakın bir tarzda karşılıyorlar. Uçak havalandı, servis başladı, tabii insan THY arıyor, gerçekten biz çok ilerleme kaydetmişiz canım, bunu kıyaslama imkânı olunca insan daha iyi görüyor. Hosteslerin kepleri çıkmış, başörtülerinin ucundan saçları görünüyor, burası önemli, zira bir hafta boyunca hep böyle gördüm bayanların büyük kısmını. Yalnız içimi burkan bir olayı nakletmeden geçemeyeceğim, Japon hanım, uçakta başına atkı atarak yanımızdan geçti, şimdi tamamen farklı bir dini anlayışa sahip bir kişinin böyle yapmasının nasıl bir anlamı olabilir, anlamakta zorlandım. Neyse, ideolojilere takıldık mı, benzer sorular ortaya çıkabilir, sırça sarayda oturan başkasının camına taş atmamalı değil mi? Pazar gece yarısına doğru Tahran’a indik, aslında yarım saat fark var, ama geri alma operasyonuyla fark 1.5 saate e çıktı, bundan dolayı gece yarısı olduk orada.
Bacanak Mustafa ve baldızım Hamide ile kongre mihmandarım Azeri ahad bey karşıladılar, onlar lojmanlara ben otele gittim. Ahad Selimzade İngilizce Fransızca İspanyolca ve az İtalyanca bildiğini, Kars’a yüz km bir köyden olduğunu söyledi. Bende hemen Çorum leblebisi ikram ettim, yeğenim Maral’a sevgilerimle diyerek. Şimdi Türkiye’den gelen çok, ama ben bir şekilde Çorum’u hatırlatmam lazım, bunun için her gittiğim yere leblebi götürürüm, resepsiyondakilere de ikram ettim, Azeri kardeşlere bu vesileyle şehrimizden söz ettim. Toprak canım, nerede olursa olsun çekiyor insanı.
Odaya çıktım, en son gelmenin avantajı; tek kişilikti; burada kıble falan aramasına gerek yok, her odada bunu gösterir bir işaret, bir Kur’an, bir seccade ve mühür denilen ve secde edilen taştan var. Bunlar, Kerbela, Kufe ve Beytullah civarının toprağından olur, temizlik ve paklığın nişanesiymiş. Bir tuş alıp şöyle bir dinlendim, programa baktım, yok, ertesi gün sunumun var diyorlar ama programda yok, uykum kaçtı ne olacak şimdi?
Pazar günü Organizatörü Gulan Rıza Avani, Parlamento Başkanı Dr. Haddad Adil, İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinecat’ın konuşmalarıyla Sempozyumun açıldığını Türkiye, ABD, İngiltere, Pakistan, Özbekistan, Azerbaycan Hindistan gibi daha bir çok ülkeden seksene yakın bilim adamının katıldığını programdan öğrendim.
Felsefe-Hikmet Seksiyonunda Sunum
Ertesi gün, harıl harıl salonları arayarak bildirimin olduğu yeri bulmaya çalıştım, süreleri azaltmışlar, kısa bir Türkçe sunum yaptım, ‘Mevlana’nın İrfan Öğretisinde Kalbin Anlaması’ konusunda. Kırıkkale Üniversitesi Fars dili edebiyatı öğretim üyesi olan Adnan Karaismailoğlu hocam, bunu çevirdi. Sunulan bildirilere bakınca, bizdeki felsefe eğitiminin içler açısı durumu aklıma geldi, uçuk kaçık kişiler olarak görülen felsefeciler ve zındıklık olarak sunulan görüşleri yani. Burada ise TİKA sorumlusu Şadi beyden aldığım bilgiye göre küçük yaştan itibaren çok ciddi bir mantık ve felsefe eğitimi görülüyormuş. Diyalektikleri çok kuvvetliymiş, zaten hikmet ve irfan (tasavvuf) ancak felsefi bilgiyle kazanılırmış, ne deyim başka. Gerçi Şii öğretinin ancak çok güçlü bir mantık ve felsefe eğitimiyle savunulabileceğinin idrakinde olduklarından dolayı olduğunu söyledi arkadaş, ama hangi sebep olursa olsun, neticede felsefi kurgu çok iyi, bu ülkede. Belki bu nedenle olsa gerek Molla Sadra’ya Muallim-i Salis diyoruz. Neyse bu hamur çok su götürür, diyelim bu noktada.
Akademik sorumluluğumu bitirmenin rahatlığıyla gözlemlerime dönebilirim artık dedim. Çünkü Gülesin ve Sumeyra Hanımın önerisiyle Türkistan gezisi notları ortaya çıkmıştı, şimdi de İran hakkındaki kısa deneyimlerimi paylaşmam istenmişti. İşime bakayım ben en iyisi: Sempozyumun yapıldığı binanın giriş kısmında televizyonlar sürekli görüşmeler yapıyorlar katılımcılarla. Ben de konuştum, nasıl yani diyeceksiniz ama öyle, zaten neredeyse herkes Türkçe biliyor, birisi siz bildirinizden bahsedin biz sonra çeviririz dedi, diğeri mütercim getirmiş, doğruda soruları çevirdiler. Türkiye’deki Mevlana kutlamaları, buradaki kutlama ve bildiriniz şeklindeki üç soruyu kısaca cevapladım, çevirdi Ahmet Mercani bey.
Bizim Türk kafilesinden sorumlu, Azeri kardeşimiz yaklaşık on yıl Türkiye’de yaşamış, kültür bakanlığında çalışıyor. Burada Mevlana’nın doğduğu, hayatının geçtiği yerler ve son olarak yaşadığı yerlerin kültürlerine bakılması gerektiğini, Belhi veya Konevi diye nitelendirilmekte ısrar etmenin, onu bir ırk temeline çekmeye çalışmanın bir anlamı olmadığını, bütün İslam dünyasının birikiminin özeti olduğunu belirttim.
Ne bileyim, Cumhurbaşkanı’nın da benzer sözler söylediğini, sevindim ortak akılın hâkim olduğuna; üzüldüm, meclis başkanının Cumhuriyet resepsiyonumuza katıldığımız için gidemediğimiz davetinde Mevlana’yı anlamak için Farsça ve Fars kültürünü bilmenin gerektiğini vurgulamasına ve şovenlik yapmasına. Üzüldüm zira, tasavvuf hocamız Dilaver beyin vurguladığı üzere, Mevlana ile Fars ve doğu İslam Kültürü, İbn Arabi ile Arapça ve Batı/Endülüs İslam kültürü Anadolu’da birleşmiş, Türk-İslam medeniyetinin Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetinde neşvü neva bulmasına sebep olmuş. Evet, Farsça yazmış, ama hitap ettiği insanlar Anadolu Türkü, çözmeye çalıştığı sorunlar temelde Anadolu insanının İslam anlayışı, tikelde tümeli yakalamaya çalışılmasının özeti Mesnevi.
Sempozyum bildirisinde vurguladım bu hususu; durduğunuz yer, mevcut birikiminiz, dilimiz ve anlama kapasitemiz değişken şartlara göre “Gerçek”i algılamamıza ve yorumlamamıza yansır. Buna bir de akılların doğuştan farklı olduğunu ilave edersek, anlayış, sezgi ve hatta anlatışta, toplumsal çevrenin, eğitim ve öğretimin etkisi olmakla birlikte, kalıtımsal verilerinde etkili olduğunu söylersek, Hakikat telakkimizin nasıl olduğu sorusu daha da giriftleşir, dedim dilimin döndüğünce. İnsanlar, bu geleneğe miras yoluyla sorgulamadan edinirler, dil, kültür bunda etkilidir. Şimdi Konya’da uzun sure yaşıyor ve Türkçe vaaz ediyor, ama kitabını ya Farsça söylüyor yazdırıyor, ya Türkçe söylüyor, Farsçaya çeviriyorlar. Her durumda Türkçe ve Türk kültürü bu eserlerin oluşumunda temel etkenlerden en önemlisi olarak ortaya çıkıyor.
O halde “Hakikat” dilin incelenmesiyle anlaşılır; yani Mesnevi’yi anlamakta Farsça önemli, ama yazıldığı ortam, sorunların şekillendiği, ete kemeğe büründüğü dil Türkçe; böyle olmak zorunda, çünkü gelenek/tarihsel mirasımız ve dil aracılığıyla buna sürüklendiğimiz de bir gerçek. Hulasa-ı kelam, Mesnevi anlamak için salt Farsça ve Türkçe üzerinde herhangi bir felsefi sorgulamaya girmede ısrar etmek, Mesnevi’yi anlamada sorun çıkarır, kabukta kalmamıza neden olur. Niye diye soracak olursanız, Hakikati yanlıştan ayırt eden şey, bu noktada, yöntemden ziyade dilsel cemaatin ortak kavrayışında ve geleneği eleştirel sorgulayışımızda bulunur. Cevizin kabuğunu yalayıp duralım, içini açmadıktan sonra, beyin şeklindeki gıdayı almadıktan sonra, sadece ve sadece yeşile bürünüyoruz. Ee o da işe yarıyor nasılsa! Kısacası, UNESCO’nun Mevlana’yı dünyanın ortak birikimi ilan ettiği bu zaman diliminde, bu tür hamasi söylemlerin pek bir anlamı yok zaten. Neyse, en azından devlet başkanları bunun farkında, deyip geçelim bu konuyu.
İran Basınında Türkiye
İyi ki gitmişim dedim ya, Cumhuriyet resepsiyonuna Amman (1992) sonra ikinci kez bir başka ülke sefaretimizde katılma onurunu yaşadım, bir gün önce Dış İşleri Bakanımız Ali Babacan bey oradaymış, İran dışişleri bakanı Sayın Muttaki Irak ile görüşmüş. Ardından İstanbul’da Irak’a komşu ülkeler toplantısı olmuş, bunların izdüşümünü orada yaşama imkânım oldu, zamanlama çok iyiydi yani. Özellikle Türkiye’nin PKK taşorunu kullanılarak bölgede zor durumda bIrakılmaya çalışılması karşısında milli güvenlik stratejisi geliştirme çabasına İran’ın destek vermesi, üstelik bunu açıkça basında deklare etmeleri önemliydi. (Hassan Hanizadeh, Turkey and National Security Strategy, Tehran Times, 01/11/2007.Perşembe)
Cumhuriyetimizin 84 yıl Resepsiyonun ertesi günü gazetelere baktığımda, Türkiye’nin bölge ve dünya için önemli yerinden, son dönemlerde AB çabalarından bahsediliyor ve Hıristiyan ve İslam medeniyetleri arasındaki farklılıklardan kaynaklanan sorunları çözebileceğinden, bu çerçevede İran’ın da Türkiye ile geleceğe dönük işbirliklerinden bahsediyorlar. Zaten dört yüz yıllık bir barış ve kardeşlik sınırı çizildiğini, bunun göstergesinin yedi milyon dolara ulaşan ticaretin yakında on milyar dolara ulaşma hedefidir. CENTO yerine kurulan ECO da Türk diplomatların işleviyle bölgede etkinliğin artmaya başladığı da ayrıca vurgulanıyor. İranlılar, Türklerin gerek deprem bölgelerine yardımları gerekse nükleer krizi aşma çabalarındaki katkılarını unutmayacaklarını özellikle belirtiyorlar. (Parviz Esmaeili, İran and Turkey a Look to the Future, Tehran Times, 30/10/2007 Salı, editöryal yazı)
Gazete yönetiminin talebi üzerine bu notları kaleme alırken, aldığım bir telefon yazıyı sekteye uğrattı ama aynı zamanda muhakkak bitirmem gerektiğine dair şevkimi de artırdı. Türkiye-Türkistan hattının kültürel ve ekonomik olarak kurulması; Türkçenin İngilizce ve Çince ile birlikte bir dünya dili olmasının gerçekleştiğinin küçük bir göstergesiydi bu telefon. Kırgızistan da seminer çalışmasını yaptırdığım iki genç, yüksek lisans için Ankara’ya gelmişler, oradan da hafta sonu için beni ziyaret etmeyi düşündüklerini bildirdiler. (09/11/2007)
Hafta sonu Çorum’da kaldılar ve Pazartesi Ankara’ya döndüler. Onlara da bahsettim Tahran ve Tebriz deneyimlerinden, böylece yazacaklarım biraz daha şekillendi zihnimde. Bunları düşünürken, bir de baktım Meclisimizde İsrail ve Filistin devlet başkanları konuşma yapıyor, ardından ekonomi merkezli bir antlaşma imzalanıyor ve Türkiye, (13/11/2007)Ortadoğu’unun savaş halindeki iki devletini bir araya getiriyor, bölge barışının ancak ve ancak ekonomik ve kültürel açıdan yakınlaşmalar üzerine kurulacağını, ideolojilerin zihinlere giydirilmiş deli gömlekleri olduğunu, bölgesel güç olan Türkiye üzerinde bir kez daha dile getiriliyor. Şimdi ABD ile birlikte İran’a operasyon yapmak isteyen İsrail, Türkiye faktörünü bir kez daha düşünmek zorunda. Cumartesi özel adlı sayfasında Sumeyra, Türkiye’nin İran’da hatırı büyük” başlığıyla bizle yaptığı söyleşiyle ülkemizin bölgesel güç olduğunu zaten duyurmuştu, yerel ve net vasıtasıyla küresel basında. (www.corumhakimiyet.net. 10/11/2007) Neyse, biz tekrar İran notlarına dönelim.
Program çok yoğun, birkaç salonda birden konuşmalar yapılıyor ve akşamın geç saatlerine kadar devam ediyor, iyi de, ne zaman Tahran’ı gezme imkânı olacak, özellikle meşhur İnkilab meydanı ve caddesini görmeye gideceğiz dediğim de, yok öyle bir şey, buradan doğrudan yemeğe ve otele, deyince bozuldum doğrusu. Oysa İstanbul ve Konya merkezli Uluslar arası Mevlana sempozyumunda kültürel geziler, boğaz turu her şey tamammış; ama burada sadece yoğun bir program var.
Biz tabii doğal olarak daha önce buraya birkaç kez gelmiş olan Fars Dili ve Edebiyatı hocalarımızdan yardım istedik, ama arkadaşların başka programları varmış, hayırlısı olsun, ne yapalım biz de kendimiz gideriz, diyerek Turan Koç ve Cihan Okuyucu hocalarımızla yola düştük. Haa onlar Cuma günü gelmişler, önceden, ben Pazar günü gelince yahu hiç mi tanıdık bir sima yok, derken bir baktım Turan ağabey, yani insan ancak bu kadar sevinir, hem hocam, hem ağabeyim. Hocam, yahu ne kaygılanıyorsun, kaybolmayınca bulamazsın, ben New York’da böyle yaptım, dedi ve atladık bir taksiye üçümüz, bizi Hıyaban-ı İnkilab’a götür dedik. Taksiler ucuz, üç bin tümen, yaklaşık dört, dört bucuk milyon, bir dünya yol geldik. Çünkü benzin çok ucuz, doğal; nasılsa petrol ülkesi diyeceksiniz yok, öyle değil kazın ayağı. Benzinliklerde sıra var, “Ne iş?” diye sorunca, bin ah işittim: Dünyanın en önemli petrol üreticilerinden olan bir ülkenin yeterli rafinerisi olmaması ne acı, ya da Şah döneminde ham petrol satıp işlenmiş petrolü bizim paramızla bir litresini 15 kuruşa satma sarmalından kurtulamamışlar. Hatta bu fiyatta yeni olmuş, 9 benzin istasyonu yakılmış protesto için. Benzini karneye bağlamışlar, doğal gazı teşvik ediyorlar, kısmı çözüm olarak.
İnkilab Meydanı son dönem İran tarihinde çok önemli, çünkü 1963 yılında binlerce üniversiteli gencin Şah ve askerleri tarafından katledildiği mekân; devrimi besleyen kan buradanmış. Şah, “galib sayılır bu yolda mağlup” misali, kendini muzaffer olarak ilan ettiği gün, kaybetmeye de başlamış. Cuma namazının Tahran üniversitesinde kılınmasının da böyle sembolik bir anlamı olabilir ve meydanda öldürülen gençlerin anısı hatırlanmış olabilir. Cuma namazına geleceğiz zaten.
Dünyanın En Büyük Kitapçılar Caddelerinde Biri: Hıyaban-I İnkilab
Rasim Özdenören; Turan hocama, eğer Tahran’a gidersen yaklaşık 4 km uzunluktaki kitapçılar caddesini görmeden gelirsen vay haline demiş. İkindi vakti, çarşı ana baba günü, her taraf kitapçı, yaklaşık üç yüz taneymiş. Alt katlar, üst katlar; her tarafta kitap var, insanlar sürekli girip çıkıyor, ellerinde paketlerle. Kitap devlet desteğindeymiş, çok hesaplı, ne ararsanız varmış, bendeniz bir divan edebiyatı üzerine ihtisas yapan bir Osmanlı beyefendisi ve hem şiir, hem felsefede uzmanlaşmış, dost canlısı küçükle küçük, büyükle büyük olan Koç gibi bir insan olan ağabeyim, hocam Turan beyle birlikte gezme şansına sahip oldum. Yoksa o klasik sanatlar, divanlar, bunların özellikleri, minyatürler üzerine teorik ve pratik bilgilenmeyi nasıl edinebilirdim ki.
Cahilliğime verin Mahmut Farsihan’ı orada tanıdım, öyle bir ressam, böyle bir hayal gücü, aman yarabbi. Hemen Begüm’e resimlerinin olduğu ufak bir kitap aldım. Ressam çocukken babasından çok dayak yemiş, çünkü elinde kömür, her tarafa resimler yaparmış. Sonra halıcıları gezerken gördüm, onun harika resimlerini halılara işlemişler, yani nasıl tarif edilir ki bu. Ama her tarafta resim var, hatta heykeller var, Ayetullahların da heykeli varmış bir iki meydanda. Caddeler, şehitlerin resimleriyle dolu, bir genç şair vefat ediyor, ertesi gün her tarafta şiirlerinden bir iki satır yazan ve büyük resim afişlerini görüyoruz.
Bunları görünce Türk ve Fars kültürleri arasındaki en önemli ayraç bu galiba diye sesli düşündüm. Nasıl yani deyince hocalarım; ne bileyim bizde resim ve heykel hoş karşılanmama yasağına uyularak, hat, tezhib ve ebruyla ifade etmiş kendilerini sanatkarlarımız dedim bilgiç bilgiç. Turan hocam, bu hususları anlattığı estetik diye bir kitabının basım aşamasında olduğunu söyleyince, yani ne deyim, en iyisi susayım ve sadece izleyim hocalarımı, diye karar verdim.
Gerçi Allah var, bazen sıkıldığım anlarda oluyordu, o zaman dükkânın dışına çıkıyor, gelen gideni seyrediyor ve burası nasıl bir ülkenin cevabını arıyorken, tekrar ulan bi daha böyle bir şansı nereden bulacaksın diye tekrar yanlarına gidiyordum. Bayan şoförlerce kullanılan yeşil bayan taksiler hemen dikkatimi çekti, bir de otobüsler çok ucuz, önden erkekler, arkadan bayanlar biniyor, otobüsün arası açık ama, yani sadece binişler farklı yönlerden, karışma yok, dolasıyla taciz ve fortculuk da yok. Aynı uygulama havaalanlarında da var, girişler farklı kapılardan, ama oturmalar karışık. Aynı durum sempozyumu izleyenler de de dikkatimi çekmişti, bizdeki gibi haremlik selamlık yok, isteyen istediği yere oturuyor. Ben tekrar cadde izlenimlerimi bIrakayım, içeriye döneyim, kitapçılara.
Özellikle yabancı dil sözlükleri çok güzel baskılar ve çok ucuz, bunlara bakarken birden aklıma geldi, Türkiye’deki tıp fakültelerinin ana kitabı olan anatomi, çok pahalı, onun için renkli fotokopi ile çoğaltıyorlarmış, o da kullanışlı değil. Hocama sordum, hemen bakalım, bizim oğlana Türkiye’de almıştım şu kitap diye hemen uzattı, yani kitap kurdu diye buna derler herhalde. Şiir, edebiyat, felsefe ve dahi tıp; Enese msj attım, biraz mırın kırın etti, korsandır, kötü baskıdır diye, ulan köftehor iyi veya kötü baskıdan az çok anlayacak durumdayım diyerek aldık, Ankara’da teslim ettiğimde çok sevindi, arkadaşları da çok beğenmiş ve çok hesaplı demişler.
Cadde üzerinde bir mescit var, haa gelince şoka uğradığım hususlardan birisi buydu, yani İstanbul, Bursa, Konya, Kayseri tarihi şehirlerden hangisine giderseniz gidin her tarafta sizi abide camiler, tarihi binalar karşılar değil mi? Burada yok, çok modern bir görüntü var, yani çatısız, grileşmiş binalar, hava kirliliği de yoğun; modernden kastım bu, teknik. Gerçi ilerleyen günlerde sefirimiz ve personelimizin bir kısmının oturduğu 64 dönemlik muhteşem yerleri görünce, klasik anlamda modernin ne olduğunu da gördüm ama. Mescide girdik, hayda yerde mühür denilen taşlar ve ibadetini yapan bir iki kişi, uyuyanlar, oturup derin derin düşünenler, duvarlarda bir dersin ilanı yazan bez afiş ve imamın oturduğu mekânın kapısında Humeyni ve Hameney’in resimleri, çok şaşırdım bunu görünce, o zaman daha fazla mescit ziyaret etmem gerek diye düşündüm.
Kitapçılar caddesi, kaldığımız lale oteline yakın, zaten gezmekte ancak yürümekle olur diyerek otele doğru yönlendik. Özellikle genç delikanlıların ultra modern saç kesimleri çok dikkatimi çekti, bir de genç kızların makyajdaki hadi aşırılık demeyeyim, titizlikleri. Her tarafta resim var, sanatçıların ve şehitlerin, buna alıştık, ama bir duvardaki resimlere Cihan hocam dikkatimi çekti. Hani şu meşhur maymundan gelme iddiasını gösteren aşamalar var ya, onu yapmışlar, cidden öyle, en son karede iki eli havada silah tutan bir delikanlı var. Bu herhalde bir ironi olmalı, savaşa dair, yoksa başka ne olacak, değil mi ya!
Turan hocamın yön duygusu çok iyi, şöyle gitmemiz gerek galiba, dedi, tabii bu arada Farsçasını ilerletmek için de her imkânı kullanıyor, sürekli temrin yapıyor. Yahu bakın hayat ne kadar canlı, insanlar işinde gücünde, tepedeki büyük ideolojilerin ötesinde insanlar ekmek derdinde, gezmek, eğlenmek, mutlu olmak, işte bu tek gaye. Gitmeden alışveriş yapabilmeleri için otele yakın yerdeki Veliy-i Asr meydanına gittiğimizde gecenin de ne kadar hareketli, ticaretin canlı olduğunu gözlemledim. Onlar tatlıcıda alışveriş yaparlarken bendeniz ileride kuyruk nedir diye gittim, baktım sinema bileti içinmiş. Biraz ilerideki kalabalığa baktım, patates kızartması yapan bir fast food, sosla birlikte ellerinde gezerek yiyorlar. Biri ilkokul, biri biraz daha yetişkince iki çocuk, ellerinde darbuka ve mızıka türü bir aletle müzik yapıyorlar, para topluyorlar. Hemen yanımda ellerinde başörtüleri olan gençlere olanca güçleriyle bağırarak müşteri çağırıyorlar, velhasıl hayat çok canlı. Bu kadar hareketli meydan, gece geç vakit, ama güvenlik sorunu duymuyorsunuz, bu çok iyi, özellikle Türkistan’ca hava kararınca hissettiğiniz tedirginliğin hiç biri yok. Burada gençler, geneli bakımlı, erkek veya kız, giyimleri çok daha modern ve şık. Demek ki, bizimkilerin felsefeyi tahsilu’s-saade demeleri bundanmış ha, diyerek konuşup gidiyoruz. Otele geldik, biraz dinlendik, akşam Resepsiyona gideceğiz, hazırlandık.
Mustafa, bacanak; ben gelir alırım, zaten oraya yakın sefaret dedi, rahatız. Sonrasında bir telefon, acil ön toplantı var, gelemeyeceğim deyince, Turan hoca iyidir, zaten benimde kravatım yok, hemen istediğimiz çarşıyı gezelim deyip tekrar bir taksiye atladık. Hasan ağa ile sohbete başladı hemen hocam; hanımı azeriymiş, trajik çok yoğun, kural mural yok, ama alışkın şöförümüz, hem sohbet ediyor hem de bizi götürüyor çarşıya. Motosikletliler de çok, bazılarında yan tarafında insanlar var, kimin kimi geçtiği belli değil, hemen bunu çektim. Gerçi kaldırımda yürürken de kendinizden emin olmayınız, her an bir motosikletli geçebilir yanınızdan, gerçekten. Otele giderken, öyle oldu, dondum kaldım, aylak aylak yürüyorum kaldırımda, yanımdan geçti böyle bir zımbırtı, biraz ilerideki kitapçının önünde durdu. Genç kitaplara bakıyor, arkasındaki genç kız, motosikletin aynasından saçlarını düzeltiyor, nasıl yani mi diyorsunuz, işte öyle. Yüzde doksanın başındaki eşarp, bir aksesuar, o kadar. Hayat, hiçbir dayatmayı kabul etmiyor vesselam diyerek, bunu hocama gösterdim.
Turan Hocam, trafik karmaşasını görünce, bir filmden alıntıyı anlattı, yahu bu ne kadar doğal, hiçbir rejisör bunu kaçırmaz, yani sıfır masrafla, bu karmaşayı oluşturabiliyorsun dedi. Nerden bileyim hocamın bir zamanlar TRT kameraman sınavına girdiğini, başardığını, ama İsmail Cem’in ilahiyatlı olmasını gerekçe göstererek, yani alanla ilgisinin olmadığını belirten bir yazıyla göreve başlatmadığını. Bunları Tebriz de öğrendim hocamdan.
En Kötü Barış, Savaştan İyidir
Neyse taksici Hasan amcayla sohbet ederken, onun Şah dönemindeki düzenli ve rahat hayatı özlediğini öğrencince, onlar şaşırdı ben hiç şaşırmadım. Nasıl yani, Şah tamamen dışa bağlı, ülkeyi totaliterizmle yöneten, Türkçeyi yıllarca yasaklayan; ibadet edenleri bir tür vebalı gibi gösteren bir zihniyeti nasıl özler insanlar değil mi? Ama bu durum Turkistan’da var, bir nesil öncesi, sıradan insan hayatının düzenli, yarını düşünmeksizin geçirmek ister, öyleymiş de nitekim. Temel ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanıyor, mutfak, yatak odası ve tuvalet arasında geçen bir hayat için bu normal. Gerçi Hasan amca, İran-Irak savaşının her şeyi mahvettiğini, bir iki nesili yok ettiğini, maddi birikimin tüketildiğini, yaşanan sıkıntının buradan kaynaklandığını da söyledi Allah var. Ee şimdi kim daha tutarlı tespitlerde bulunuyor, alim mi, şu taksi şöförü olan Hasan amca mı; arif olan anlar!
İran-Irak savaşının kazananının kesinlikle iki Müslüman devlet olmadığı gerçek, yitirilen nesillerin yeniden ikamesi için daha ne kadar zamana ihtiyaç var, bunu en iyi öğretmenler bilir, bir de acılarını yürekte taşıyan anneler ve babalar. Biz de son onlu yıllarda ülkemizde yaşanılan düşük yoğunluk savaş ile maddi açıdan yaşadığımız kayıpların ötesinde acısı yıllarca dinmeyecek manevi acılarla yaşıyoruz.
Şehitler Ölmez sürekli dile getirdiğimiz slogan, ama ateş düştüğü yeri yakar. Bir öğretmen olarak bana emanet edilen her gencin bir ailenin ortadireği, birinin eşi, birinin nişanlısı olduğunu, bir baba olarak santim santim büyüdüğünü, eli kanlı teröre kurban etmenin ne demek olduğunu bilmenin acısını her şehit haberinde hissediyorum. Ama buradaki uygulamayı görünce, bunun kamusal bir hissetmeye, acıyı paylaşmaya, onere etmeye nasıl dönüştüğünü gördüm. Şehit olduğu rütbeden itibaren sanki her an yaşıyormuş gibi ilerliyor, düzenli maaşı bu ilerlemeye göre ailesine veriliyor, süresi dolduğunda en üst rütbeden emekli olduğuna dair belge ve maaşı ailesine veriliyormuş. İşte şehitler ölmez ifadesinin kamusal paylaşımı ve pratikte slogandan öteye taşınması.
Bunu Çorum’da arkadaşlara anlattığımda, yahu bunu siyasilere söylesek de, meclise taşısalar, ama bizde erlerin yükselme şansı yok ki, bu nasıl olacak diye konuşmaya başladılar. Bende yedi sekiz Hasan Paşa’nın bir er olarak Osmanlı ordusunda göreve başladığını, gösterdiği başarılar üzerine Paşa rütbesine ulaştığını, ABD ordusunun böyle çalıştığını, bizim orduda benzer çalışmalar yapıldığını sandığımı belirttim. Ama bu satırları yazarken bir haber kanalında şehit annesinin özürlü kızıyla birlikte yaşadığı dram anlatılıyordu, ne desem bilmem ki.
MESCİD-İ İMAM
En sonunda klasik mimari üzerine yapılmış bir büyük mescit bulduk. Şoför Hasan Amcanın söylediğine göre, kehribar ve kıymetli taşların satıldığı Pazar da burada, aynı zamanda kapalı çarşı gibi giyim kuşamın bulunduğu, her türlü mutfak eşyasının satıldığı yerler varmış. Daldık hocalarımla çarşıya, bizim Eminönü Camisi ve etrafını düşünün, biraz daha keşmekeşlisini tabiî ki. Kehribarlara çok baktık, ama bir türlü emin olamadılar, buraları bilen biriyle gelelim diyerek, çarşıya hediyelik almaya girdik. Ne alabiliriz diye sordu birine Farsça, o Türkçe olarak, bunlar zaten ya İstanbul, ya Bursa, ya Çin’den geliyor deyince, diyecek bir şey kalmadı. Hava iyice kararmaya başladı, yedi de sefarette olmamız gerek diyerek, mescide ulaştık. Turan hocam, abdest almak istedi, ilginç, bizde oturarak alınır, çünkü ayak yıkamak gerek; burada çok yüksek boydan boya lavabo; ayağınızı zinhar kaldıramazsınız. Gerek de yok, zaten, çünkü ayaklara mest ediliyor, fıkıh, mimaride belirliyor yani.
Mescidin iç avlusunu geziyoruz, yanda bir genişçe kabinde bir molla sohbet ediyor, birkaç kişi dinliyor, bazıları oturmuş sohbet ediyorlar. Mescide geçtik, raf yok genelde, herkes oradan torba alıyor ayakkabılarını koyuyor içine, yanında taşıyor. Turan hocamın imamlığında namazı eda ettik, hızla dışarı çıkarak bir taksiye atlayıp, sefaretimize geldik. Haa, unuttum, o kadar Pazar gezdik, bir kravat bulamadık iyi mi! Niye şaşıyorsun, erkeklerde kravat kimse takma zorunluluğu yok, burada bulamadık, ama dün görmüştüm mesela; fakat kadınlarda başörtüsü zorunlu olduğu için heryerde başörtüsü var, dedi. Ne yani, başörtüsünü fular gibi yapıp takalım mı diyerek takıldım bende.
Daha sonra bu camii azlığı meselesini sordum, uzun yıllar Türkiye’de yaşamış İranlı bürokratımıza. Sormayın, durum biraz garip gelecek size, ama Şah döneminde namaz kılanlara saralı, hastalıklı gibi bakarlarmış, dolayısıyla dini hususlara fazla riayet edilmezmiş, devrimle birlikte dönüşüm başlamış. Fakat öyle Türkiye’de olduğu gibi her taraftan ezan sesleri duyamazsınız, deyince şaşırdım, niye ki, diye. İki Şahit ile birlikte mahkemeye şikâyet ediyorlarmış, hastam var rahatsız oluyor diye, bir tebligat geliyor camiye. Geçenlerde imam yahu güya İslam cumhuriyetiyiz ama ezanın sesini bile yükseltemiyoruz, diye şekvada bulunmuş. Türkiye’deki Ramazanları, ezanları, teravihleri, hele hele sahurda çalan davulları söylediğim zaman imamlar kesinlikle inanmak istemiyorlar, iyi mi diyor. Ben her zaman Türkiye’de Ramazan etkinliklerinin daha verimli olduğunu söylerim, ama bizimkiler ve sizinkiler birbirimizi televizyonlardan tanımayı tercih etmeye devam ettiğimiz sürece bu yanlış anlamalar sürecek maalesef, dediği zaman, ne diyeceğimi bilemedim.
29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu
Sefaretin girişinde Mustafa karşıladı bizi, arkadaşlarıyla tanıştırdı, kravat sorunumuzu da hemen çözdü sağolsun. Binayı gezdik, çok sevindim; buranın en güzel sefaret binalarından birisiymiş, geniş bir alan üzerine kurulmuş, döneminin en güzel mimarisine sahipmiş. Biz biraz erken geldik, gezdik şöyle bir. Yavaş bütün ülkelerin temsilcileri gelmeye başladı, sefirimiz ve heyetimiz kabul ediyorlar gelenleri. Oldukça kalabalık olmaya başladı, nedir bu ilgi, dün dışişleri bakanımız buradaydı, Türkiye, ıran, Irak, Suriye arasındaki son dönem gelişmeler mi acaba deyince, olabilir ama her kabul töreni böyle görkemli oluyor dediler. Sayın sefirimizin aynı zamanda vedası, bu da olabilir dediler. Cumhurbaşkanlığına danışman olarak geçecekmiş; buna da sevindim, devlet aklı bu olsa gerek, en kritik zamanlar; küresel güçlerin bölgeye yönelik, özellikle İran’a, Irak’a yönelik operasyonlarında burada iyi ilişkiler kurmuş diplomatımızın Ankara’ya danışman olarak çağrılması, Türkiye’nin bölgesel güç olmanın ötesinde projeleri olduğunun göstergesi mi ki, inşallah öyledir; neyse yine haddimi aşmaya başladım.
Resepsiyonda en çok hoşuma giden ne oldu biliyor musunuz, sürekli dolaştım ben salonda; bir Japon diplomat, telefonda Azeri Türkçesiyle konuşuyordu, bunu kaydetmeden geçemeyeceğim. Eminim Azeri Türkçesini bilen Farsçayı haydi haydi biliyordur, diyorum ya en büyük kültürel gücümüz dilimiz diye. Meryem de baldızım ve diğer Türk hanımlarla beraberdiler, ara sıra karşılaşıyorduk, aman dikkat et, sürekli tıkınma uyarılarını alıp tekrar dolaşmaya devam. 21 sularında resepsiyon resmen bittiği için insanlar çekilmeye başladı, bir süre sonra bizlerde vedalaşarak ayrıldık, ertesi gün sabah Tebriz’e yolculuk var, diyerek.
Doğu Azerbaycan’ın Merkezi: Tebriz
30 Ekim Salı Sabah 7.30 da lobide olmamız söylendi, ama hareket 9.30 buldu, Tahran’da daha çok yerel uçuşlar için kullanılan havalanına geldik. 11 uçağı ile geçeğiz, benim sadece omzumda bir çanta var, uçak ucuz galiba, bekleme salonu çok kalabalık. Son Kontrolden geçerken görevli, Azeri Türkçesiyle Turan hocama Mevlana’ya niye Türkiye’nin sahip çıktığını sormasın mı? Bu paradoks bence önemli; hoca nasıl yani deyince, Mevlana Farsça yazmış, Fars kültürünün ürünü, Türkçe değil diyor bunu üstelik Türkçe söylüyor iyi mi?
Buna ancak bir edebiyatçı filozof cevap verebilir, dil mi önemli din mi, tabiî ki din öncelikli, o hepimizin büyüğü deyince, asker düzdür, yani doğrudur diye karşılık verdi. İyi de bu ne şimdi? Nasıl izah edilecek derken, geçip gittik, çantayı da almamışız iyi mi! Otobüse bindik, Turan hocama sordum, çantalar nerede, diye, yahu kargoya vermedik mi, dedi. Sizinki büyüktü verdiniz ama benimki, demeye kalmadı otobüs hareket etti. Vardık uçağın yanına telaşla, İngilizce derdimi anlatıyorum. Dinledi, güvenliği çağırdı ve Türkçe anlatmaya başladı, Taksiden anons etti İsmail kardeş, bekledi biraz, sonra kendim gidip alıp geleyim, meraklanma dedi. Nitekim uçağa son yolculardan binmeden getirdi çantayı, mahcup olduk tabii. En iyisi ben bu soyadı değiştireyim, bir çantaya bile sahip olamadıktan sonra deyince, İsmail ve diğerleri gülmeye başladılar, Farisiler merak edince Ahmet Mercani bey tercüme etti, başladı onlarda gülmeye, böylece ortalığı gevşettik, ama karizma da çizildi ha.
Zahir-Batın:ehl-i tesenni ve ehl-i Teşeyyu
Oturdum Turan hocamın yanına, bir Rus uçağı bu. Farsça, Rusça ve evet Türkce ibareleri aynı anda görebiliyor sunuz. Hacı Aydın Nasibi isimli Azeri bir felsefe-irfan profesörü var yanımızda, hocam ona milletin gülmesini anlatınca, bana döndü ve dedi ki:Çanta maddiyat, unut onu, özünü sıkma, çanta zahirdir, yürür gider; özüne dikkat et, arif uçar, çantayı bIrak ki ucasın; uçağı işaret ederek, uçuşun sesine dikkat et, kanatlara değil, deyince, şoke oldum Çünkü bildirimde zahid ve arif arasındaki farka vurgu yapmıştım. Zahid kişinin cennet ve cehennem korkusuyla hareket ettiğini, arifin bunları aştığından falan bahsetmiştim. Ne bileyim bir arifin yanına düşeceğimi.
Zahiriye ve batınıyye arasındaki farklardan bahsederek, zahirilerin ehl-i tesenni, yani bizler, Sünniler; batınıyyenin ise Şiiler olduğunu, zahirde görmenin ancak ve ancak batınıyyenin mukaddimesi olabileceğini söyledi, tatlı tatlı. Batının tecessümü zahirde ayan olur; ama önemli olan batının hakikatına ulaşmaktır dedi. Turan hocam, büyük bir keyifle Azeri profesörün dediklerini not alıyor, doğrusu bende almıştım ama kartvizit taşımamanın acısını çektim. Niye mi, Nasibi hocamdan nasiplenemedik, çünkü beyitlerini, sözlerini kısa şifrelerle yazdığım kağıdın arkasına adresimi yazıp başkasına vermişim iyi mi! Nasip olmayınca dayak bile yenmez diye buna denir işte.
50 dakikalık yolculuktan sonra indik Tebrize, düz meydanda uzun yarım daire şeklinde beton yerler gördüm, iki tarafı açık, acaba Pazar yeri mi buralar diye düşündüm, sonradan güldüm kendime, burada Pazar olur mu ulan diye. Öğrendim, sığınak girişleriymiş, bunlar. İyi de, Irak nere, Tebriz nere, ne sığınağı dediğimde, uçaklarla burayı bile vurmuş Iraklılar. Allah kimseye savaş açısı göstermesin. Neyse uçaktan inmeye hazırlandığımı görenler çantanız yanınızda mı diye soruyorlar; tebessüm ederek boynuma astığım zımbırtıyı gösteriyorum, ne yapayım başka. Bindik otobüse, bekle ha babam bekle, bir süre sonra iyice sıcakladı ortalık. Farsça arka kapıyı aç dediler şoföre, yahu bir baktım elim acıyor, yani bu kadar mı olur, arkada oturuyorum, elim kolcak da; ama herhalde sonradan yapmışlar ki kolçağı; hiç ara kalmamış, elim kapıya sıkıştı, tekrar bir daha karizma cizilmesin diye seslenmedim, elimi çıkarmaya çalışıyorum, yok çıkmıyor. Can havliyle İngilizce kapıyı açıp kapayabilir misiniz dedim, şimdi söyleyin deseniz söyleyemem herhalde, sıkışınca insan neler yapıyor, diye lafı kalabalığa getiriyorum ama millet tekrar gülmeye başladı. Yok ağam, bir daha bizim üç numaraya ne sakarsın demeyeceğim, kime çektiği belli diyerek, ortamı yumuşattım en azından Türkler arasında, aklım sıra tabiî ki. Neyse lüks bir otele geldik, ünlü Türk şairi şehriyar adına yapılmış, yeni ve her tarafı temiz, nezih bir yer burası.
Tebriz, Şehriyar ve Oteli
Tebriz, deniz seviyesinden 1360 yükseklikte, tarihi binlere yıl ötesine giden bir şehir. Bilim,sanat, şiir ve şairlerin, özgürlüğün memleketi, ilk modern okulların yapıldığı, ilk baskı merkezi, ilk yerel gazetenin çıktığı, ilk büyük şehir olan mekan. İpek yolu üzerinde olması onu iş ve ticaret merkezi yapmış, dünyanın en büyük pazarı da burada.
Otomatik kapıda “Achılan Door” yazıyor, iyi mi, hakkaten bir Türk şehrine geldik, ama bu biçim bir ironi, anlamadım. Geniş ve nezih bir giriş holü, ortada devasa ipek bir halı, hemen sordum, 150 m2 imiş. Eskiden her evin avlusunda olurmuş böyle büyük halılar. Şehriyarın bronz büyük bir resmi, yan tarafta geniş bir oturma salonu, halı mağazaları, şehriyarın resminin işlendiği halı ve Farsicahın tablosunun işlendiği bir halı hemen gözünüze çarpıyor.
Herkeste Türkçe konuşuyor. Şah döneminde Türkçenin yasaklanmasına başkaldırıp Türkçe yazan bir şair, niye Farisiler önemser ki diye aklıma geldi, eğer doğruysa İran devrimini öven şiirleri de varmış, ondan dolayıymış. Farisi harflerle Azeri Türkçesindeki Haydar Baba’ya selam şiirinin olduğu kitabı bulabilir miyiz diye sordu hemen Turan hocam. Cihan hocamla birlikte başladılar bunun üzerine sohbete, bende dinliyorum, af buyurun cahilliğimi bağışlayın, kendimi çok kötü hissettim, çünkü ilk defa duyurum bu konuyu. Bu satırları onun Farsça ve Türkçe şiirlerini seslendirdiği cd eşliğinde bir şiirini yazarak, ruhundan özür diliyorum üstadın. Bizi yandırır yaman ayrılık Kurtları ıktıran duman ayrılık Başa sumurur yaman ayrılık Aman ayrılık aman ayrılık, aman ayrılık Bir gözün acar, bir gözün yumar Arazı serin gördükte umar Hazeri derin gördükce Cumar Gamderyasında cuman ayrılık Aman ayrılık aman ayrılık Arazım ursun baş taştan taşa Gözyaşı olsun baştan aşağa Nice yad olsun kardeş kardaşa Ne din kalır ne iman ayrılık Aman ayrılık aman ayrılık Üstad Şehriyar, tıp fakültesini kazanmış, bir kıza sevdalanmış, alamamış, bunun üzerine tıbbıyeyi bIrakıp edebiyat okumuş. Tebriz de serhend dağının eteğinde köyü varmış, zor zamanlarda Türkçe yazıp yayımlamış, otelin adı yakışmış yani. O sıkıntılı dönemlerde bizlere Türki- har derlermiş, hem cahil hem de eşek, hangisini isterseniz seçin beğenin istediğiniz anlamı. Devrimden sonra ticaret ve basında önemli yerlere gelmiş Azeri Türkler, artık bu mümkün değil diyorlar. Hatta ulusal bir gazete, hamamböceğine benzeten bir fıkra yayımlamış, iki ay bütün bürolarını kapatmak zorunda kalmış, halk taşa tutmuş, sonrada düzen tutturamamış, kapanmış gitmiş.
Odalarımıza yerleştik, yemeğe indik, burada Tahran’daki gibi değil, düzenli, sipariş veriyorsunuz geliyor, yani neredeyse aynı Türkiye ayarında kebaplar, yani fazlası var eksiği yok diyebilirim. Çünkü enstrümantal Asiye türküsü eşliğinde yemek yemek fazlasıydı, hocamın dikkatini çektim, evet yahu harika bir ortam dedi. Yemekten sonra Tebrizdeki açılış töreni başladı, önce bölge valisi, ardından İslam azad üniversitesi rektörü konuşma yaptı, güzel bir sesle kuran okundu. Farsça ve ardından Türkçe hoş geldiniz Türkiyeli kardeşler denilince, yani bir anda kendimi Türkiye, Türkistan hattının ortasındaymış gibi hissettim.
Yanımda genç bir delikanlı var, adı Mesut muş, Azad üniversitesinde öğrenciymiş, başladık onunla sohbete. Buralarda neleri görmeliyim diye, eski adı Şah, yeni adı el/halk gölü, buraya çok yakın, gece giderseniz daha güzel görünür diyerek, gök mescid, makber-i şuara’yı ziyaret ediniz diye devam etti. Ben yardımcı olabilirim isterseniz, yarın zaten bizim üniversitede devam edecek kongre, orada görüşürüz o zaman diye cevap verdim. Dilaver hocam, sürekli fotoğraf çeken görevliye bizi çek, Türkiye’den geldik deyince, tabii, bende cumhurbaşkanlığı halk oylamasında İstanbul’daydım, diyerek kartvizitini uzattı Peyman kardeş. Daha doğrusu can Peyman, burada hoş bir kavram bu can, birbirlerine her daim canem, bize canım diye hitab ediyorlar, telefonu aştıklarında böyle sesleniyorlar, Turan hocam, yahu bu ne kadar içten bir hitap tarzı. Şu şöyle mi, diye soruyorsunuz, canım diye öyle bir şekilde dönüyorlar ki, bizdeki buyur anlamında. Sahi bizde “buyur” ifadesi hala kullanıyor mu?
Ehl-i Tesenni ve Teşeyyu Uzlaşımı: Ali Osman
Konuşmalar bitti ara verildi, hemen Muhammed İkbal’in oğlu Cavid beyin yanına gittim, fotoğraflar çekindik. İkbalin Türkiyede cok sevildiğini bilindiğini söyledik, haberi var zaten; ama halen İkbal’de Benlik Düşüncesini zihin felsefesi açısından yüksek lisans tezi yaptırdığımı, hatta Kırgisiztan da bir öğrencimize çalıştırdığımızı söyleyince çok mutlu oldu. Malum İkbal, Cavidname’sini oğluna ithafın kaleme almış.
Azerbaycan musikisine dair ziyafetinden sonra gençler salonda bizi buldular tekrar. Hepsi üniversite de okuyan gençler, Anar, Mehdi ve Mesut, sorular soruyorlar Türkiye ve yüksek öğrenimin mahiyeti hakkında. Turan hocamı çok sevdiler, onun babacan tavrı iyice bağladı gençleri. Anar, Karabağlı, en açık sözlüsü ve açık gözlüsü, net konuşuyor, Türkçe ve Türk birliği hakkında, ama kaygıları var tabiî ki din tasavvuruyla ilgili. Turan hocamın yanında olduğuma bir kez daha şükrettim. Bakın hem yerden bakıyorsunuz, birde tepeden bakın, hepimiz bir elin parmaklarıyız, mesela benim dört yavrum var, hepsi de farklı karakterde, farklı yapıda, farklı istekleri var, ama ben hepsini seviyorum ve hepsine adaletli olmak zorundayım deyince, Anar sevindi. Çünkü anneannesi sünniymiş, ama ben ehl-i beytim dedi. Bunun üzerine hocamın anlattığı fıkra bir harikaydı.
Bizim oralarda alevi ve Sünnilerin bir arada yaşadığı mekânların birinde çocuğun ismi Ali imiş, bu kargaşaların yoğun olduğu zamanlarda Alevilere ne güzel ismin var senin derken, Sünniler biraz mesafeli yaklaşırlarmış, çünkü alev mi, Sünni mi olduğunun tespiti gerekirmiş önce. Çünkü ehl-i beyt isimlerini Sünnilerde çok koyar, deyince hocam; bende yeğenlerimin isimlerinin Hasan, Hüseyin, Fatma Zehra, emmimin adının Mehmet Ali, oğlarının da keza İsmail ve Hasan; dayımın adının Haydar olduğunu söyledim. (nerden bileyim dayımın bu satırları yazarken vefat edeceğini (10.11.2007) Kırgız öğrencilerimi de alarak köyümüze define gideceğimi) Ee dedi Anar, bir de Osman isimli çocuk varmış, diye devam etti Turan hoca; onu da Sünniler hiç şüphesiz sever, aleviler çekinceli davranırmış. Bunu gören yeni evli bir genç, çocuğu olunca adını Ali Osman koymuş; böylece çocuk nereye giderse gitsin sevilir hale gelmiş. Çünkü bir yanağı Ali, diğer yanağı Osman; ne yapsak ne etsek derlermiş, deyince gençler bastılar kahkahayı. Tamam hocam anladık dediler. Ertesi gün, Anar bizi gezdirirken, üniversiteye gitmesi gerekti, yerini Mehdi İbrahim kardeşe bIrakınca, öğrendik, benim adım Ali Osman dediğini arkadaşlarına. Sağolasın be Turan Hocam, nezahet ve nezaketin için.
El Gölü:
Konya İlahiyattan tasavvuf hocası Dilaver bey, üstad bu El Gölüne gidebiliriz, deyince nasıl sevindim anlatamam, gecemiz boş geçmeyecekti. Kanal A’dan yapımcı arkadaşlarla tanıştım, onlar gideceklermiş, deyince kim onlar diye baktım. Hamdi Mert hocam geliyor bize doğru. Hayrani beyin yanındayken tanımıştım, Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı da yapmış, Ahmed Yesevi Üniversitesi mütevelli heyetinden. Ee tabii orada görev yapmak demek, Türkistan sevdalısı olmak demek. Yanındaki genç arkadasın adı Mustafa Toprak; onunla “Bilinmeyen İslam” diye bir program yapıyorlarmış. Doğrusu seyretmedim diye özrümü belirttim. Rehberleri Ali Ekber bey, Tebrizli, Namık K.Zeybek beyin danışmanıymış. Şimdi tamam oldu işte, Türkistan ekibi dedim. Çünkü Türkler, her gittiği yere Türk eli, demişler ya. Nitekim burayı Şah Rıza Pehlevi eşi Farah Diba adına yaptırmış, o da Tebrizliymiş. Şehre hakim bir tepe de harika bir ışıklandırma, etrafında kebap ve çay haneler var. Yazları çadırlar kurulurmuş, halk gelip burada kalırmış, cüzi ücretlerle. Şah da karısının adına yaptırdığı bu güzel yere senede bir gün gelir kalırmış. Denildiğine göre İran’da en güzel mekanlardan birisiymiş. Devrimden sonra el/halk gölü ismi verilmiş. Gölün ortasında küçük bir ada, üzerinde tarihi bir mekân, çay hane, hemen oraya geçtik, hava serin ama olsun çay ve sıcak sohbetle içimiz ısındı. Ahmet Yesevi üniversitesinin misyonundaki kırılmalardan başlayan ve bütün İslam âlemini içeren tatlı bir sohbet eşliğinde gezmeye başladık gölün etrafını. Eğer yukarı çıkarsak daha güzel manzaralar görebilirsiniz deyince başladık tırmanmaya.
Tepede harika bir Tebriz manzarası var, ufak havuzlar, içlerinde balıklar. Jimnastik aletleri, birde baktık muhteşem bir otel daha. Burası daha güzel ve daha pahalıymış, adını önce Hotel Pars koymuşlar, halk camlarını taşlayınca Hotel El Gölü’ne çevirmişler. Ali Ekber, Nevruzda buraların dolup taştığını, halkın iki hafta tatil yaptığını, oysa mübarek bayramlar, 12 imamın doğum ve ölüm günlerinde de bir ya da iki gün tatil olduğunu söyleyince önce şaşırdım, sonra kültürün nasıl egemen olduğunu anladım doğrusu. Ama kafamın almadığı bir husus var, insanlar küçük kızıl balıklar alırlarmış nevruzda, bir de saksılara buğday ekerlermiş, çimen gibi yeşillene kadar bakarlarmış (semen), 13. gün bu havuzlara bIrakırlarmış balıkları. Niye 13. gün deyince bunun uğursuzluğuna inanırlarmış, düğün, şölen yapmazlarmış.
Bunun İslam kültürüyle ne alakası var, tamamen Tapınak Şövalyelerinin öldürülmesiyle, yani Hıristiyanlık içinde bir hesaplaşma bu, dedim ama, kendi kendime söylenmekle kaldık. Hava iyice soğudu, bir taksiye atladık otele gelmek için. Şoför genç bir delikanlı, biraz kalabalık bir taksiye bindik, Ali Ekber bir türlü kendisinin Tebrizli olduğuna inandıramadı genci. Taksiden inerken refleks olarak “Ya Ali” diyerek kapıyı açınca, hah tamam şimdi inandım Tebrizli olduğuna dedi gülerek ve teşekkür ederek. Aynı şeyi, Mescid-i İmam yanındaki büyük çarşının dar sokaklarında iki tekerlekli el arabalarıyla eşya taşıyanların Ya Allah Ya Ali diye diye yol aldığını hatırladım. Ertesi gün Tebrizi dolaşma için söz vererek odalara geçtik.
Azad İslam Üniversitesi ve Azerbaycan’ın en büyük cinas ustası: Fayruz
Özel üniversite burası, daha yeni yeni gelişiyor, binaları düzenli, açılış yapılıyor, mutad konuşmalarla. Biz Turan hocamın bildirisinin olduğu diğer binaya geçiyoruz Azeri gençlerle birlikte. Duvarda bir bez afişte Türkiyeli misafirlere teşekkür yazıyor, meğer yazın deprem konferansı olmuş, akademisyenler gelmiş ülkemizden. Anar ve Mesud, bana buraların en büyük cinas ustasını tanıştırmak istediler, şerefle dedim, yemeğe giderken otöbüste beraber oturduk. Türkiye’ye en son dönemde şiir festivali için gelmiş, bir çok ödüller almış, çok candan bir ağabeyimiz. Turan hocamla iyi sardırdılar hem yemekte hem de arabada. Bir beyit Fayruz ustadan. Gözlerim cana haman gozler diler Her sahar akşam seni gözler diler Her zamanki istemekten dil kalar Bir bakışta gsözleri gözler diler Öğle yemeğinin ana menüsü cücük yani tavuk siş keba; öncesinde dolma, ezme ve çacık servisi yaptılar, sanki Türkiye mubarek yer. Gerçi Türklerin yaşadığı yer anlamında öyle zaten. Dönüşte baktık Tebriz’i gezme imkanı yine yok, program yoğun. Anar’a söyledik, hemen oradan bir dolmuş tutarak şehir merkezine geçtik. Tokyo Üniversitesinde İslami ilimler profesörü Masataka Takeshita da katılmak istedi, Turan hocamla tanışıyorlarmış. Türkçe de bilen Masataka, özellikle tasavvuf alanında dünyanın önde gelen ilim adamlarından, ama bir o kadar da mütevazıı, surekli tebessum ediyor.
Gök Mescid (Blue Mosque)
İlk durağımız Gök Mescid, Karakoyunlular zamanında yapılmış, İslam mimarisinin Şah eserlerinden birisi. Ha şöyle, yahu insan bir şekilde üzerinde bulunduğu mekânın tarihsel temellerini hissetmeli böyle her zerresinde diyorsunuz, gög mescidi görünce. Tam buradaki gibi teleffuz ediliyor, gök, olmuş gög, mavi mescid. İlk defa 16. yüzyılda (1465)Karakoyunlu Ebulmuzaffer Cihan Şah tarafından yaptırılmış 1766 depreminde neredeyse yerle bir olmuş, özgün mavi çinilerin olduğu yerler kalmış ayakta sadece, diğer kısımlar aslına uygun olarak 1973 yılında yeniden restore edilmiş. Turkuaz çinileri harika, geometrik şekiller ve arabesk örnekleriyle bir mimari harikası. Rıza MEMERAN isimli Tebrizli mimar ve Nimetullah b. Muhammd Mavvas isimli hattatın çok emeği geçmiş. Mihrabın altında üç basamakla ŞihanŞah ve eşinin (hayat yoldası demelerine dikkat buyurunuz) kabirlerinin olduğu yere iniyorsunuz.
Makberetu’s-şuara (şairler mezarlığı)
Burası seyyid Hamza mescidinin hemen yanında, Sıkatu’l-İslam caddesinde, modern bir mimari. Kırk bilim adamı, arif ve şairin mezarları anısına yapılmış. En meşhurları olan Şehriyar (1905-1988) burada yatıyor. Her bir şairin heykeli, resmi ve hayatına dair bilgiler mozelesinin hemen başucunda. Bir kacısının ismini zikretmeden geçmek olmaz. Zulfikar Şirvani, İmam Tebrizi, Nizami Gencevi, Mevlana Mani Şirazi, sekibiyye Tebrizi, Zahiruddun Feryabi, Şemseddin secasi, saburi Nisabubiri. Kitapcısıda var. Etrafı oldukça geniş bir alan.
Seyyid Hamza Mescid-i ve kabri Ebu’l-Huseyin Seyyid Hamza b. Musa b. Cafer adına yapılmış. Burası hayatımda gördüğüm en ilginç mescid desem yalan olmaz, biz ikindileri kılmak için içeri girdiğimizde ilk şoku yaşadık, her taraf ayna, evet kırık ya da parça aynalarla dolu, özellikle kabrin olduğu mekan helezonik bir şekilde aynalarla dolu, pırıl pırıl parlıyor, altın sarısı büyük bir avize ışıl ışıl yanınca parıltı daha da bir artıyor. Genç bir mihmandar heyecanla Masataka’ya Farsça mescidin tarihi hakkında bilgi veriyor. Özellikle kapıların tarihsel öneminden bahsediyormuş, sonra bize de Azeri Türkçesiyle anlattı çünkü. O kadar samimi ve içten anlatıyor ki, buraya gelip de duası kabul olmayan yokmuş. Kelimesi kelimesine söylediği şu: “Ne istersen verir”. Oturup dinlenenler, ibadet edenler, kabrin bulunduğu süslemeli parmaklıklara yüz sürenler; benzer bir durumu Sacric Meydanındaki Abbas bin Ali mescidinde gördüm iki gün sonra. (03/11/2007) Yine aynalı bir son cemaat yeri, at kuyruklu top sakallı bir gencin namazdan sonra mezarı ziyaret edip öpmesini seyrettim oturdum da.
Neyse Seyyid Hamza Mescidinde beni şok eden hususa gelelim, önceleri fark edemedim, dışarı çıktık, genç mihmandar, yan tarafta hanımların namaz kıldığı yerdeki kapıdan başlayarak tarihi anlatmaya başladı, bacılar müsaade edin diyerek, öyle kaç göç de yok, hanımlar hiç rahatsız olmuyorlar. Oradan tekrar bizi mescide getirdi, mescidin taa 15 ve 16. yüzyılda Akkoyunlular ve Türkmenlerin zamanına kadar giden bir tarihi olduğundan bahsederek. Kıbleye dönüp üst tarafta oturan bir hoca ve talebesini gösterip işte bu Seyyid Hamza ve oğlu demesin mi, dilimi yutacaktım. Kocaman bir resim, evet resim, zaten ilk girdiğimde imam odasının girişinde Hameney ve Humeyni’ni resmi vardı, ama onu daha önce ufak bir mescide görmüştüm zaten. Ama bu kıblede, mihrabın üstünde kocaman resim, benzetmek istemiyorum ama kilisedeki hz. İsa tasvirleri gibi büyük bir şey; şaşkınlığımı anladı mihmandarımız, burada var sadece, başka yerde bunu görmek mümkün değil diyerek, ayrıntılı bilgiler vermeye devam etti.
O sırada Farisi bir grup daha geldi, onlarda rehberlik talep etti galiba ki, geliyorum Selam götürün Türkiyeli kardaşlarımıza diyerek bizleri uğurladı, ama ben hala şaşkınlığımı atamadım üzerimden doğrusu. Gerçi havalanı yolu üzerinde Humeyni’nin kabri olarak yapılan büyük mescid ve çevresini gezerken benzer manzaralar görmüştüm. Ama orası hala yapım aşamasında, çelik kontrusiyonlar üzerine kurulu bir gölgelik, mescidin içinde de var, bunlar Farisi mimarisinin ortaya çıkmasına engel oluyor gibime geliyor. Ya da biz bir şekilde anıt-kabirler tarihsel dokuya sahipler, ondan, garibime geldi, ama neticede bir şekilde tarihsel ve kültürel mirasın yansıtılmasını bekliyor insan. Orada iki ayrı yerden giriliyor mescide, ama orta yerdeki kabri ziyarette serbestlik var. Etrafı camla çevrili, fakat insanlar iki cam arasındaki yerden zorla para atıyorlar içeriye. Resim burada var, aynalarla birlikte, artık bu ayna metaforunun Farisi kültürü içindeki yerini çözmeye çalışmam gerek. Bizde mescitler, hat, tezhib ile birlikte görkemli bir sadelik, burada şatafat ve aynalar, yansımaların bulunduğu aynalar, bu paradoksu çözmek öyle kolay değil, en iyisi bununla yaşamaya çalışmak, ne dersiniz.
Makasata, geri dönmek isteyince Anar, onu Üniversiteye götürmek için izin istedi, biz de Mehdi ile devam ettik gezimize. Hemen yakınımızda bir müze var, önce orayı gezelim hava kararmadan dedi. Hızla geçtik, Kaçar hanının bölgedeki en güzel ve tarihi evinin müze olmuş şeklini görmeye. Dar bir sokaktan ulaşılıyor, okul dağılma zamanı galiba, anneler bekliyor, fazla vaktimiz yok, hemen gezmeye başladık. Orda güzel çiçeklerle donanmış küçük havuzlu, arkasında geniş bir bahçe ve havuz var. 1500 m üzerine kurulu, doğu yanında 4, batı yanında 7 oda. 19. yüzyıl Kaçar hanedanının kullandığı özel eşyalardan hareketle o dönemin kültürel dokusunu öğrenmek mümkün, o kadarki yemek masaları bile el işlemeli; ama ayrıntılı bilgi almak gerek, buna da vakit yok zaten. 1904 Anayasa Hareketinin merkeziymiş burası, bunu da öğrenmek gerek ayrıntısıyla. Okulda dağılmış, ilköğretim galiba, baktım giysiler tek tip değil, annelerin ellerini tutmuş gidiyor çocuklar. Hemen münübüsün olduğu yere gelip, dünyanın en büyük pazarını gezmeye geçelim dedik.
Tebriz Pazarı
Mehdi, elindeki paketi bIrakmak için önce babasının giysi sattığı bölüme uğradı, tanıştırdı bizleri. 13. yüzyılda yapıldığı söyleniliyor, ama Mukaddesinin bildirdiğine göre 11.yüzyıla kadar giden bir tarihi varmış. 1766 depreminden sonra yeniden inşa edilmiş, her bölümün ayrı koridoru var, oldukça geniş çatı sistemi var, öyle tıkış tıkış geçmiyorsunuz aralardan, geziyoruz hızlıca. Avluya çıkıyoruz, buraya mallar gelip, herkes kendi bölgesine götürürmüş, ulu ağaçlar altında. İpek halılar satılan yere götürüyor Mehdi, burasının mimari özelliğinin önemi, konuşmaların kaybolmasıymış, yani ne kadar hızlı, sesli konuşursanız konuşun, pazarlık yaparsanız yapın, yan taraftaki dükkândakiler duymazmış, deniyoruz gerçekten öyle. Ama burası gezmekle bitmez ki, zaten hava da karardı, dükkânlarda kapanmaya başladı, hızla bir iki alışveriş yapıp çıkıyoruz Tebriz Pazarından. Mehdi, bir de Ulu cami, burada Mescid-i cami diyorlar var, şurada ama şimdi kapalı, namaz zamanında gelmek gerekti, görseniz iyi olacaktı, çünkü harika bir mimarisi var ve çok eski dedi. Sonra sordum burasını, sizin muhakkak gitmeniz gerekti oraya çünkü Selçuklu dönemine kadar gittiği söylenir tarihinin (7.yy) dediler. Ünlü deprem burayı da mahvetmiş, sonrasında restore edilmiş.
Büyük Şehir Belediyesi Başkanlığı Binası
Mehdi, yarı karanlıkta burası da belediye binamız diye gösterdi, o zaman biraz daha pişmanlık duydum, niye daha erken çıkmadık şu şehir turuna diye. Londra’dakinden daha görkemli bir bina, daha büyük dörtgen bir saat kulesi, dört tarafında saatlar var. Yüksekliği 30 metreymiş. 6500 m2 alan üzerine kurulu büyük bir bina, gezmek gerek, ama kapalı ve hava iyice karardı. Derken ileride bir mescidin iki minaresi görüldü, burası ne deyince, sizde ilahiyat okuyanlara ne denir, dedi, Mehdi, hiç talebe dedim, yok burada ayrı okulları vardır, sivil, devletten bağımsız, halkın desteğiyle medreseler. İşte onlardan birisi budur, isterseniz benim arkadaşım var, adı Memed, burada okuyor, onu ziyaret edelim deyince, Dilaver ve Turan hocamla istişare ettik, geç kaldık kalacağımız kadar, bir de kendi alanımızla ilgili gözlem yapalım diyerek olur, memnun kalırız, sizce bir sakıncası yoksa tabii dedik.
Medrese Aradı arkadaşını, birazdan geliyorum demiş. Bekliyoruz, bir molla geldi, selam dedi ve geçti, bir veli elinde bir paketle geldi, megafona söyledi ismini geçti, biz bekliyoruz. Mehdi tekrar aradı, arkadaşı da yolun başında bekliyormuş, bunun üzerine hızla yöneldi bulunduğumuz yere doğru. Kucaklaştı Mehdi ile bizlere de selam verdi, tanıştık, Muhammed dedi, sonra sohbet esnasında kendisine burada Memed denildiğini o da söyledi, yani nereye giderseniz gidin Türk geleneğinde Memed tercih ediliyor, hem peygamberimizin himmetinden faydalansın, hem de kişiden kaynaklanan sorunlar yanlışlıklar o güzel insana yansıtılmasın diye. İçeri girdik, geniş bir bahçe, bizim büyük camilerin etrafındaki öğrenci odaları var ya, iste onlardan birinin işlevsel halini düşünün. Girdik Mehmet’in odasına, bir arkadaşıyla birlikte kalıyormuş, tanıştırdı ve hemen çay koydu. Bir raf ve halıdan başka bir şey yok, bir ufak kiler gibi yer var, orada eşyaları varmış, yatak diye sorunca gülümsedi, içerideki şilteyi gösterdi. İlahiyat fakültesinde hoca olduğumuzu söyledik, Turan hocam Farsça ve Azeri Türkçesiyle aradığı Kur’an’dan açtı sohbeti, onda varmış, üzerinde konuşmaya başladık. Bunu size hediye edeyim deyince, hocam, yok siz talebesiniz, ücretini alırsanız kabul edebilirim dedi, epey bir konuşmadan sonra kabul ettirdi. Kum’da daha çokmuş bu tur okullar, Ahmedinecat’ın yardım talepleri kabul edilmemiş, her türlü masraf halk tarafından karşılanıyormuş, mollaların önemli bir kısmı Azeriymiş. İsteyen istediği yaşta gelip başlayabilirmiş.
Gördüğü eğitimin aşamalarını sordum. Mehmet kardeş, açık yüreklilikle bahsetti, Set-i yek, Foku Diplom da altı aşama varmış. Paye-i evvel diye başlayıp Şeşom diye biten. Set-i do da paye-i heftom, yani yedi, heştom ve nohom yani dokuz diye bitiyormuş. Buna fovk lisan denirmiş. Sonra paye-i deh on, bir yıl ders-i hariç, akabinde paye-i name doktor (11) sonrasında on il ders-i hariç aşaması varmış. Ayetullah olma aşaması uzun yıllar sıkı bir eğitimden geçmek gerekiyormuş, her gün öğleye kadar tetebbuat, öğleden sonra da takrir varmış. Derece-i ictihad, gyadar ustat, Ayetullah, merci-i Ayetullah olmak o kadar kolay değil yani. Şu ana kadar hoca önünde takrir ettiği kitap sayısı 52 ve daha yirmili yaşlarında. ortalama kırk yaşında istediği aşamaya gelebilme imkanı varmış, ama Ali Hamaney, o da Azeri, 18 yaşında müctehid makamına ulaşmış. Humeyni ise 25 yaşında. Bizde medrese eğitimi var ama gayr-i resmi ve gittiçe azalıyor, diye konuşuldu, bende emsile, bina, maksut, avamil okudum deyince, birden gülümsedi, bende okudum onları, ibtida da, hem onlar Sünni alimlerce yazılmış eserler dedi. Felsefede ne okuyorsunuz deyince, Bidayetu’l-maarif, hidaye ve Esfar diye cevap verdi. Umarım sohbet esnasında ufak notlarda hata yapmamışımdır. Keşke gündüz gelseydiniz size her yeri gezdirir, minareye çıkarır, oradan Tebriz’i görürdünüz, diye kucakladı ve selam gönderdi Türkiye’li kardaşlarına.
Mehdi’de çok memnun, ilahiyatlıların bu verimli sohbetinden, hem niye verimli olmasın ki, kişi kendini dini ilimlere adamış, bunu ideolojiye dönüştürerek, siyasal erkin aracı olmaktansa, Tanrı’ya ulaşan yollardaki farklılık, Mevlana’nın dediği üzere furuda farklılık, asılda farklılık demek değil, hepsi yöne gitmiyor mu? Hem Türk, hem Müslüman, üstelik adı da Memed! Atladık bir taksiye, Türkçe pop müziği eşliğinde otele geldik, Mehdi de buraya yakın bir yerde oturuyormuş, vedalaştık, öpüştük. Haa gelene kadar Türkiye’de master yapma imkânından bahsetti, Turan hocam da ayrıntılı bilgi verdi, kendisine. Ama böyle bireysel olmuyor ki, bunlar, o zaman tam satırları yazdığım anda Azerbaycan’ın başkenti Baküde yapılan 11.Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultay’ın somutlaşması gerek acilen. Türkiye’nin önerisi olan daimi sekretarya’nın kurulmasıyla Türkçe konuşan devletlerin sosyo-kültürel işbirliklerini gittikçe kuvvetlendirmesi, aralarındaki ideolojik ve yönetimsel farklılıkların ayrışma nedeni olmasına imkân verilmemesi, belki farklılıkların güç olacağı üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum. Sayın başbakan Erdoğan’ın belirttiği Türkiye tezi olan, ortak tarih yeniden yazılmalı, tarihi olayların geçmişe bağlarımızı, ortak değerlerimizin ortaya çıkmasını engellemesine, aramıza sınırlar koymasına daha fazla müsaade etmemeliyiz. Öncelikle ekonomik ve kültürel dayanışma içinde olmazsak, bizleri lime lime ederler, çünkü yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin tam ortasında Türk diliyle konuşan devletler.(18.11.2007. Star) Nitekim hemen akabinde Azerbaycan devlet başkanı ile birlikte Türkiye Başbakanı, Azeri doğalgazını Yunanistan ulaştİran doğal gaz borusunu açmak için Yunanistan devlet başkanıyla buluşuyor. Türkiye bir enerji merkezi konumuna geçerek, ekonomi merkezli birliklteliklerin temelini atıyor, inşallah bunu devamı gelir ve AB gibi bir birliktelik kurulur. Bu törenden iki gün sonra (21.11.2007) yine Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan devletbaşkanlarının katılımıyla Tiflis, Bakü, Kars demiryolu projesinin temeli atıldı, böylece tarihi ipek yolu, demir yollarla yeniden açılıyor. Artık Çin’den hareket eden bir tren, bu hattan geçerek Avrupa’ya ulaşacak, inşallah. Bu bir nevi Türklerin özgürlüklerini simgeleyen gök mavisi; yani Turkuaz hattının yeniden kurulması demek.
Tahran’a dönüş
Sempozyumun üçüncü ayağı Şemsi Tebrizi’nin doğum yeri olan Hoy kasabasında olacak, Perşembe günü. Ama dönüş uçaklarında bir sorun olmuş, Cuma günü gidecek Türk kafilesinin sabah erkenden Tahran’a dönmesi gerektiği belirtildi. Ve ertesi gün döndük, Lale otelde erken dönüşten dolayı yer sorunu çıktı, inkılap oteline geçtik bizde. Biraz dinlendikten sonra tekrar kendimizi caddelere, özellikle kitapçılar caddesine vurduk yeniden. Ben rahatım, çünkü alışveriş işini Meryem ve baldıza bIraktık, sadece geziyor ve gözlemliyorum. Gece vedalaştık, ertesi sabah ben bir taksi ile bizimkilerin kaldığı mekana; küçük bir milli park gibi olan yere. Hemen şöyle bir gezdim o güzel mekanı, yukarıda bahsetmiştim zaten.
Program olarak Endonezya büyükelçiliğinde Cuma namazı, hanımlarda alışverişe çıkar, deyince, yok ya, benim ne işim var, orada. Ben merkezdeki Tahran Üniversitesindeki Cuma namazına gitmek istiyorum, deyince, yahu ben hiç gitmedim şimdiye kadar dedi. İyi ya, sende gidersin ilk defa, bana göre her seferinde oralara gitmeniz gerek, çünkü toplumun nabzı, hele böyle siyasal bir işlev gören yerlerde Cuma namazları çok önemli, ne işiniz var Endenozya büyükelçiliğinde deyince, bacanak başını salladı, yahu bu ilahiyatlılar bir tuhaf diye.
Tahran Üniversitesinde Cuma Namazı Arabayla sefarete geçtik, hanımlar büyük bir otoparkı Cuma pazarına çevirmişler, oraya gittiler, biz bir taksiye atlayarak Cuma alanına gitmeye çalıştık. Ama epey bir mesafede durdurdular, oradan öteye yürüyerek gitmek gerekmiş. Baktım her yerden Cuma namazına gelinmesi için otobüsler tahsis edilmiş, aralarından yürüyerek geçiyoruz. Allah Allah, üniversitenin ana girişinden kadınlar, diğerinden biz, aramayla geçiyoruz. Şaşırdım, nitekim cep telefonum çıktı, teslim etmem gerektiği söylendi, bir numara aldım, tekrar dönünce yetkili hoş geldiniz dedi Türkçe. Geniş bir alan var, çelik konstruksiyonlarla kapatılmış üstü, esas alan orası, yöneldik oraya. Bir daha arama, hayda ne ula bu dedim. Sonradan öğrendim, aslında yabancıları protokol gibi bir alan varmış, oraya alıyorlarmış. Biz karıştık halkın arasına. Gerçi namaz sırasında bu durum biraz sırıttı ama, çünkü biz Hanefi usulle kıldık, onlar ellerini kaldırıp dua ediyorlar biz bağlı.
Neyse hatip konuşuyor, millet salâvat getiriyor, sonra birden ABD ve İsraili kınayan sloganlar atılıyor. Dinliyorlar, tekrar sloganlar atılıyor, canlı olarak tv den de veriliyormuş. Duvarlarda yine sloganlar, Humeyni’nin resmi olanda “senin ve şehitlerin yolundan gideceğimize söz veriyoruz” yazılı bir pankart. Hemen Hatibin bulunduğu bayağı yüksek kürsünün altında İngilizce, Arapça ve Farsça “Kahrol Amerika” yazılı bir pankart. İsrailin zülümlerinin ortağının ABD olduğunu belirten başka bir pankart. Mustafa yahu bu ABD bayrağı değil mi, deyince şaşırdım, hele bir namaz bitsin bakalım dedim. Hutbe bitti, iç ezan okunmaya başladı. Farklılık, Eşhedü enne Muhammeden Rasullah’dan sonra eşhedu enne aliyyen veliyullah, eşhedu enne aliyyen huccetullah, sonrasında hayya ale’l-felah dan sonra hayya ala hayru’l-amel deniliyor. Eller bağlanmıyor, yanlara salınıyor. Ruku ve secdede tesbihat sesli yapılıyor. İkinci rekatte eller kaldırılıp sesli dua ediliyor. Namazdan çıkmadan önce üç kez eller hafifce kaldırılıyor.
Namaz bitince hemen hutbe mekânına doğru ilerledim, evet gerçektende öyle, yalnız devletleri temsilen yıldız yerine kurukafa var. Camileri sadece ibadet merkezi olarak düşünen bizler için gerçekten tuhaf geliyor ilk başta. Sonra ilk dönemlerden itibaren hutbeye yüklenen ideolojik anlamları hatırlayınca, vaaz ve nasihat mekanı birde ideolojik meşruiyet alanlarına dönüştüğü zaten bilinen bir husus. Din ve siyaset ilişkisi demek ki her zaman varolacak, ama önemli olan bunun nasıl ve nerede duracağı galiba. Çünkü buradaki izlenimlere göre İran, ABD ve İsrail gerginliği gayet doğal, ama dışarıda, özellikle İran dışında yaşayan vatandaşları, ülkelerinin sürekli gerginlik çıkaran ve anlaşmaz konumunda bulunan ya da düşürülen olmasından rahatsızlar (gibime geliyor diyeyim de ihtiyatı elden bırakmayalım)
Kenarlarda neon lambalarla Hüseyin, Ali, Muhammed ve Zehra isimli levhalar var, iyi de, ben Kırgızistan’daki gibi cumaların görkemli bir meydanda, görkemli bir camide olmasını bekliyordum, çelik konstrusiyonların gölgesinde değil doğrusu. Yanımdaki genç büyük bir huşuyla namazını kılıyor, ardından tokalaşıyor benimle. Tesbihat falan yok, hemen kalkmaya başladı millet, ama yanımdaki genç ayağa kalkıp epey dua etti. Biz de mihrabın ve vaaz kürsüsünün oraya doğru yürümeye başladık, orada orta yaşlı biri ağıt yakar gibi dua eder, minber yerin üç basamak altında, imam orada kıldırıyor namazı. Sloganların bulunduğu afişler sökülmeye başlıyor.
Bayanlar ve Cuma Namazı Bizde ortalık sakinleyince gidelim dedik, baktım yolun ortasında yaşlıca bir amca omzunda şu ilaçlama pompası var ya, onunla gül suyu sıkıyor cumadan çıkanlara. Biraz bekleyip telefonu aldık, bir sonraki caddeye doğru yürümeye başladık. İyi ki yürümüşüz, çünkü esas buraları önemliydi benim için, yan kapıdan hanımlar çıkmaya başladılar, hepsi çarşaflı ve ellerinde pankartlar var. Erkeklerde yoktu işin doğrusu. Tek renk formalı çocuklar, okul düzeninde yürüyorlar, bir büyük söylüyor onlar sloganlar atıyor. Birazda ergince olanlar farklı renkte okul formalarıyla yine slogan atarak otobüslere ilerliyorlar. İşte bu, dünyaya sunulan görüntüler, çünkü kaç gündür buralardayım böyle hiç şeye rastlamamıştım.
Cuma namazının bayanlara da farz olması, bir şekilde bizim bunu düşürmemiz, hayatın en ağır işleri olan hanımları devre dışı bırakmamız, üstelik bunu erkek egemenliğine halel getirmesin diye daha doğrusu kendi özgüvensizliğimizden dolayı bana göre, burada hiçbir anlamı yok. Oluk oluk Cuma namazından çıkıyor bayanlar, küçükler yeşil forma beyaz başörtüsü; ortanca yaştaki kızlar turkuaz forma, kahverengi başörtüsü ve çarşaf. Şimdi bu görüntü veriliyor ve Türkiye İranlaşmayacak deniliyordu, gerçi şimdi bir derece atladık yakındaki olmadı, uzaktan deneyelim diyerek Malezyalaşmayacak deniliyor. İyi de, buralarda bilim ve teknoloji, özellikle İran’ da felsefe çok kuvvetli, öyle ortaçağ görüntüleri hiç yok, hayat kendi halinde akıp gidiyor, geçim derdi her yerde olduğu gibi burada öncelikle, gece geç saatlere kadar caddeler hareketli, sinemalar dolu, kafeler dolu, sempozyumda da camide de hanımlar etken.
Neyse düşünen kafalara sinekler üşüşür, büyüklerimiz bizden daha iyi düşünür, diyerek taksiye atladık sefarete geçtik. Oradan hanımlarla beraber otoparkı çarşıya dönüşmüş şeklini gezelim dedik, ama sadece bir katını gezince hemen çıkalım, yoksa burada akşamı ederiz valla, diyerek çıktık. Azeri bir derici kardeşe verilen siparişi almak için gittik, deri mamulleri burada daha ucuz. Meryem’in siparişini beklerken, sağa sola bakarken birde ben mont türü bir şey aldım, Çorum’da öğrendim bayağı hesaplı olduğunu. Şehir merkezinde ya ben görmedim, ya da yoktu, ama Mustafa, Residance yakınlarında bir süper markete götürdü, ne alırsanız bulabileceğiniz bir yer yani. Alışveriş yaptık, epey yorulduğumuz için, bacanakta nöbet devralacak, döndük yerleşkemize.
Yürü Gidelim Servi Revanım Sadabad’a Ya Da Şah’ın Şatafatını Görmeye
3.Kasım 2007 Cumartesi, yerleşke yakın olan Sadabad’a gittik. Burası nasıl derler, cennet gibi bir yer, yemyeşil, her taraf ağaç, altlarında sular akıyor ve tertemiz. Meğer Şah’ın bütün aile fertleri buralardaki konaklarda yaşıyorlarmış. Simdiler de her biri müze olmuş, topyekun bilet veriyorlar, her biri gezerken gösteriyorsunuz. Gerçi biz bilet almadık, araba ile gezilmiyor, bu da çok geniş bir alan olduğu için en az bir gününüzü ayırmanız demek. Onun için biz nokta yerleri gezelim diye düşündük.
Millet müzesi, nam-ı diğer beyaz saraydan başlıyoruz. Üç katlı, 1936 da yapımı bitmiş, 1939 da kabullerde kullanılmış. Bütün odaları ipek halılarla kaplı, her odanın girişinde içerdekiler hakkında ayrıntılı bilgiler var. bunları not ettim ama yazmaya gerek var mı bilmiyorum. Güvenlik görevlisinin tam çıkarken Türkçe olarak bir de alt katı görünüz dedi, oysa ben geçmek istemiştim, içerideki görevli izin vermemişti, onun işaretiyle geçtik. Orada resimler ve heykeller var, biriside iki çocuk emziren dişi kurt heykeli. Bunun resmini çektim ve Suat’a gösterdim döner dönmez.
Ardından Şahın dünya gezilerindeki izlenimlerinin yer aldı Kardeşler müzesine geçtik. Afrika, Amazonlar ve Kutuplardaki gezilerine dair izlenimler ve resimler var. Su müzesi, askeri müze ve Farscihan adına tahsis edilmiş müze de kayda değer. Burada hava bayağı serin, çocuklar birazda rahatsız olduklarından üşüdüler, fazla kalamadan döndük çarşıya. Şöyle bir dolaştık yeniden ve eve geçtik arabayla bölgeyi bir turladıktan sonra. Valizleri hazırlamaya başladık, ertesi gün yolculuk var, kürkçü dükkânına ne de olsa.
Ve dönüş.
Yolumuzun üzerinde İmam Humeyni adına yapılan büyük külliye var, ondan bahsetmiştim yukarıda, hızlıca onu gezdik, nerden bilebilirdik uçağın 5 saat rötar yapacağını. Öyle olsa, daha rahat ve geniş geniş gezerdik külliyeyi. Evet tam beş saat bekledik, önce 16 olan hareket saati 17 oldu, enese mesaj çekip durumu bildirdik. Ama tık yok, 17 oldu, 18.30 dediler, o vakitte geldi, 20.30 dediler. Hayda hiç kimse bana mısın demiyor iyi mi, valla biz ne yapalım diye verilen kumanyayı aldık oturduk, mescide İsmail ile tanıştım İsfahanlı. Mühendismiş, babasıyla Türkiye’ye iş bağlantıları için gidiyormuş, Tebriz’den evliymiş, Türkçem biraz zayıf dedi, ama iyi gayet rahat anlaşıyoruz.
Derken bir kıpırdanma oldu, alkış sesleri duydum, hemen siviller oraya damladı, şimdi anladım niye hiç resmi güvenlik yok, hepsi sivilmiş meğer. Ufak boylu biri organize etti galiba, yanımızda geçerken bunlar Türk galiba, gelsene hemşerim demesin mi, meğer o da Türkiye’den iş bağlantıları için gelen biriymiş. Gittik yetkililere, bizimki konuşuyor, bir hanım Farsçaya çeviriyor, bu nasıl bir iştir, herkesin işi gücü randevusu var, niye hiç açıklama yapılmıyor diye. Farsça bir şeyler söyledi yetkili, hanım çevirmeden arka sıradan bir yaşlıca beyefendi, “Deyer ki, gedin oturun” diye tercüme edince, bana gitti bir gülme, tabii birazda sinirden. Gece yarısı evde olma hayali, sabaha karşıya dönüştü, bekle Memedim bekle, diye mesaj çektik. Uçak 21 de havalandı nihayet. Ve Ankara, elhamdülillah.
1Bu noktada biraz tarihsel bilgilerimizi yenilememizde fayda var: Fars/İran tarihinde Şiiliği merkeze alarak önce dini/mezhebi; sonrada siyasi birliğin temininde şu anda heteredoks olarak görüp, katline cevaz verdiği Sünnilik ve özellikle Sünni Türkler önemli rol oynamaktadır. Mevcut “İran milleti”ni oluşturan donanımları sağlayan Safevi devleti olduğunu, bu devletin özünde Sünni bir alim olan Şeyh Safi ed-Din tarafından kurulmuş olan Safevi tarikatının zamanla siyasi hedefler için dönüştürülmüş Şii bir hareket vardır. İlhanlılar döneminde faaliyet gösteren bu tarikat, şeyhin ölümü üzerine Havaca Ali’den torunu Şeyh Cüneyd zamanında Şiileşmeye başlamıştır. Şeyh Cüneyd, kökü Oğuz Türklerine dayanan Ak koyunlu devleti başkanı Uzun Hasan’ın kız kardeşi ile evlenir. Oğlu Haydar ise Uzun Hasan’ın kızı ile evlenerek ırki bağı kuvvetlenir ve bu evlilikten Şah İsmail doğar. Bu Şahıs, birçok Türk boyunu etrafında toplayarak (Ustaçlı, Türkmen, Avşar, Kaçar vb) Akkoyunlulara karşı savaşır. Tabii bu arada, Talis, Ruzaki, Pazuki gibi Farisi boylarını da yanına alır, ama temelde Safevi hareketini aslen Türk olan yedi kabile oluşturmaktadır. Böyle bir yapıya sahip olan Şah, İsmail, hem Özbek hem de Osmanlı Türkleriyle sürekli savaş içinde olmuştur. Bu da gösteriyorki, siyasal erkini korumak için dini tasavvurlar alet olarak gayet rahat kullanılmaktadır tarihten bu yana. Değişen fazla bir şey yok, maalesef, yakın döneme kadar her iki taraf da meşruiyetlerini sağlamak için gerekli bir öteki olarak diğerin yaşam tarzına, yönetim biçimine göndermeler yaparak sağlıyor; artık yaşanan küresel politikalar, İran, Irak ve Türkiye’ye yönelik gizli ve açık operasyonlar karşı işbirliği yapmak ve ortak politikalar geliştirmenin gerektirdiğini göstermektedir. Yıllar önce Milli Güvenlik Sekreterliği yapmış bir askeri yetkilinin Türkiye, İran ve Rusya arasında işbirliği artırılmalıdır, dendiğinde herkesin hadi ya, dediğini hatırlar gibi oluyorum, ama bugün gelinen nokta bu, olması da en azından ileriye dönük politikalar geliştirenlerin olduğunun da göstergesi, bu da sevindirici husus.