Şiddetin kökeni konusunda birçok tez ortaya atılmış ve tartışılmaktadır. İnsanlar zaman içinde şiddeti kabul edip, aklileştirme yoluna da gitmişlerdir. Savaş konusunda önemli fikirler ileri süren Hegel’e göre savaş, toplumun birliğinin, devlet, toplum ahlak ve birey yaşamının gelişmesinin ya da yozlaşmanın ortadan kaldırılmasının vasıtasıdır. Marks ve Engels gibi yazarlar da savaşın devrimci bir işleve sahip olduğunu iddia ederek savaşı, toplumsal hareketin donmuş ve ölmüş siyasal biçimlerini alt etmekte ve parçalamakta kullanılan bir araç olarak nitelemişlerdir. Bu yazarlar ayrıca savaşı iktisadî gelişmenin hızlandırıcısı olarak da görmektedirler.(1)
Johan Galtung ise şiddeti, birbiri içine geçmiş üç farklı şekilde incelemiştir: doğrudan şiddet, yapısal şiddet ve kültürel şiddet. Olayın görünürü ve fiziksel durumunu oluşturan şiddet, doğrudan şiddete girmektedir Galtung’a göre. Her ne kadar şiddetin her türlüsü bazı açılardan karşıdakine zarar vermek amacını gitse de doğrudan şiddet fiziksel açıdan zarar vermek amacını gütmektedir. Doğrudan şiddet çoğu zaman yapısal ve kültürel şiddetin katmanları üzerinde yer alır.
Bu durumun gözle görülmeyen kısmını ise yapısal ve kültürel şiddet oluşturmaktadır ve fiziksel zarar vermeyi hedeflemez ancak sonuçları itibariyle çok daha önemli sonuçlar doğurabilir. Sınıfsal ayırım, hayat şartları arasındaki farklılıklar yapısal şiddete örnektir ve ancak geniş yapısal çözümler getirildiği sürece bertaraf edilebilir.
Şiddetin meşrulaştırıldığı en önemli yer ise kültürel boyuttur ve bu anlamda yapılan oluşturulan şiddet ortamı en az anlaşılandır. Tarih boyunca oluşturulan kuramlarda bu öğe hep kullanılagelmiştir. İnsanın kimliğini ve dünya görüşünü şekillendirirken başvurduğu bir yöntem olarak karşımızdadır. Kültürel boyutta işleyen şiddet mekanizması, direkt olarak göze çarpmayabilir ancak toplum içinde hep bir hegemonya olarak durur. Bu meşrulaştırmanın birçok yolu vardır. Sanat, din, dil, egemen kültür, medya, siyaset, internet vs. üzerinden ideolojinin vermek istediği bu meşrulaştırma aygıtları iletilebilir.
Elimizdeki Shakespeare oyunlarına Galtung’un bu kuramı doğrultusunda bakmak faydalı olabilecektir.
Titus Andronicus, elimizdeki oyunların en kanlısıdır diyebiliriz. Gothlara karşı verdiği savaştan zaferle evi Roma’ya dönen başarılı bir askerdir Titus Andronicus. Milletini ve Roma’yı o kadar sevmektedir ki, oyunun başında yirmi bir oğlunu Roma için feda ettiğini öğreniriz, hatta bir tanesini de Lavinia’nın kraliçe olacağı esnada kaçırılmasını haklı gördüğü ve kendisini durdurmak istediği için kendisi öldürür. Andronicus tutsak aldığı Goth kraliçesi Tamora ve onun üç oğlunu da beraberinde getirmiştir. Tamora’nın oğullarından biri, ilk sahnede, Titus’un öldürülen oğulları için kurban edilir.
Aslında oyunda durmadan karşımıza çıkan intikam söylevleri buradan itibaren başlamaktadır. Çünkü Tamora, bu kurban ediliş için Titus’u ve ailesini perişan edeceğine yemin eder. Tamora, Titus’un kızı Lavinia’nın kraliçe olacağı esnada, babasının ölümü üzerine tahta geçen Saturninus’un kardeşi Bassianus tarafından kaçırılmasıyla, Saturninus’la evlenir ve kraliçe olur. Bu kozla beraber önce Tamora Titus ve ailesinden intikamını alır. Bassianus Tamora’nın oğulları tarafından öldürülür, Lavinia’nın ırzına geçilerek elleri ve dili kesilir, Bassianus’un katli Titus’un iki oğlunun üzerine atılarak kelleleri vurdurulur. Tamora’nın zenci hizmetkarı, Titus’un ellerinden birinin kesilmesini sağlar. Titus’un kalan tek oğlu ise sürgüne gönderilir. Ancak buradan sonra intikam sırası Titus’a geçer. Kızına tecavüz edenleri öğrenir öğrenmez, bir şekilde Tamora’nın oğullarını tutsak alır ve onları keserek, etlerini ve kanlarını bir çeşit yemeğe dönüştürür. Tamora’yı ziyafet için çağırıp bu yemekten yedirir. Oyunun sonundaki bu ziyafet sahnesinde Titus önce kızı Lavinia’yı sonra Tamorayı, Saturninus Titus’u, Titus’un sürgüne giden ve Goth’lardan bir ordu toplayıp gelen oğlu Lucius da Saturninus’u öldürerek imparator olur.
Oyunda o kadar çok kan ve ölüm vardır ki, ister istemez bunun o dönem ve yaşananlar itibariyle normal olduğunu düşünmeye başlarız. Ayrıca bunu sadece biz değil, oyun karakterleri de sözleriyle yoğun olarak söylerler. Yine de oyunda en çok karşımıza çıkan şiddet türü, Galtung’a göre, fiziksel şiddettir. Öyle ki Titus oyunun başında bir oğlunu, oyunun sonunda ise kızını kendisi bizzat öldürür. Hatta öyle ki sahnede oyun sonunda Lucius’tan başkası canlı kalmaz. “Oyunda şiddetin ötesinde tecavüz, yamyamlık ve işkence vardır.”(2)
Ancak bu ölümler ve işkenceler oyun karakterleri için son derece normal, hatta olması gerekendir. Cinayet ve fiziksel şiddet, birçok söylemle meşrulaştırılır. Buna oyunun hemen her yerinde rastlarız. Titus daha başta Tamora’nın oğlunu öldürürken, kendi oğullarına karşılık bir kurban verilmesi gerektiğini söyler: “Şimdi onlar, öldürülen kardeşleri adına, dininize uygun bir adak isterler. Bu amaçla seçilmiş oğlunuz ölecektir, ölmüşlerimizin ağlayan gölgesi rahatlasın diye.” (3)
Ancak bu meşrulaştırma herkesi kapsamaz. Yani bu şekilde yapılan bir meşrulaştırma, ancak “ölmüşlerinin ağlayan gölgeleri”nden Tamora ve Goth’ların sorumlu olduğu kişiler için geçerlidir, bir caydırıcılığı yoktur, tamamen intikam almak amaçlıdır. Bu şekilde yapılan bir meşrulaştırma söylemi, Demetrius’un intikam yemini etmesine neden olacaktır: “ …O zaman sayın madam, kararlı olmalıyız ve ummalıyız ki, aynı tanrılar, nasıl tanıdılarsa Truvalı kraliçeye, Trakyalı Travenin kendi çadırında, keskin bir intikam alma fırsatını. Gothlar Goth iken ve Tamora kraliçe iken olduğu gibi, düşmanların kanlı kötülüklerinden öç almayı kraliçe Tamora’ya da tanıyacaklardır.” (4)
Oyunda aslında en sık göreceğimiz meşrulaştırma zemini bu “intikam” duygusudur. Hatta oyunun ana izleği bunun üzerine kuruludur diyebiliriz, çünkü söylediğimiz gibi, her şey aslında Titus’un Tamora’nın oğlunu kurban etmesiyle başlamaktadır. Yapılan bütün katliamlar ve dökülen kanlar, bir başka ölen üzerinden gidilerek meşru zemine oturtulur, ancak yapılan insanın kendi intikam güdüsünü bastırmaktan başka bir şey değildir. Tam da burada Galtung’un bahsettiği, fiziksel şiddetin yapısal ve kültürel şiddet katmanlarının üzerinde yer almasını durumunu görürüz.
Oyunda kültürel şiddet öğeleri de yoğun olarak karşımıza çıkar. İşlenen bütün cinayetlerin, yapılan bütün kötülüklerin meşru birer sebebi vardır. Titus oğlunu babasına karşı geldiği için öldürür mesela: “ Ne? Hain oğlan! Roma’da ve benim yoluma mı duruyorsun? (Mutius’u bıçaklar) … Ne sen, ne de o, oğlum değilsiniz benim. Babalarının onurunu böyle lekeleyemez benim oğullarım.” (5) Oyunun sonunda ise kızı Lavinia’yı namusunu temizlemek için öldürür: “ Öl öyleyse Lavinia, utancın da ölsün seninle.” (6) Tamora, oğullarını “evlat” olduklarını kanıtlamaları için azmettirir: “ Şimdi siz uygulayın onlara ve öcümü alın, alın öcümü, yoksa artık size oğullarım diyemem. Demetrius: İşte! Oğlun olduğumun kanıtı ( Bassianusu hançerler). Chiron: Bu da benden, gücümü kanıtlamak için ( O da hançerler ve Bassianus ölür).(7)
Corialanus’ta şiddetin farklı bir boyutu olan, yapısal şiddeti görürüz. Oyun kısaca, yenilmez bir asker olan Casius Marcius’un Roma’nın düşmanları Volsyalıları yenilgiye uğrattıktan sonra onurlandırılışını, daha da çok onurlandırılacakken, halka beslediği ölçüsüz kininden dolayı Roma’dan nasıl sürgün edildiğini, Volsyalılar ile birleşerek Roma’ya yürüdüğü esnada, annesinin ricasıyla bundan vazgeçerek düşmanları tarafından nasıl öldürüldüğünü anlatır. (8)
Oyun boyunca sahnede gördüğümüz şey, Marcius’un, Galtung’un yapısal şiddet olarak adlandırdığı, halkı aşağılamasıdır. Oyunda asıl çatışma zaten Corialanus ismini onurlandırılmak üzere alan Marcius ile, sevmediği, daha ilk sahneden itibaren “köpekler” diye hitap ettiği halk arasında yaşanmaktadır. Marcius, halkı hiç sevmez. Sevmemekle kalmayıp oyun boyunca devamlı onlara küfreder, onlardan iğrenir. Öyle ki aristokratlar onu engellemese, kılıcını kesip “köle” diye hitap ettiği sıradan insanların hepsini kılıçtan geçireceğini söyler. O halkın tamamını köle olarak görür, onlara temsilci seçme hakkı verilmesi de onu çileden çıkarır. Savaşta yeteri kadar iyi savaşmadıklarını öne sürerek halka bedava buğday dağıtılmasını engellemek ister. Volsyalılarla Roma’ya karşı birleşirken yaptığı hesaplardan biri de, halkın kuşatmada ölüp sayıca azalacağıdır. Tüm bunlara rağmen Marcius, son derece dürüsttür. Halka yağ çekmek yerine ne hissediyorsa onu söyler, ancak bu onun durumunda biri için pek de matah bir şey sayılmamaktadır. (9)
Marcius’u vatan haini olarak suçlanmaya ve sürgüne mahkum edilmeye götüren asıl şey, bu halk düşmanlığı ve kibridir.
Oyunun daha ilk sahnesinden itibaren temel sorunsalı anlarız. Şehirde kıtlık baş göstermiştir, plebler tahıl fiyatının düşürülmesini ister, ancak Marcius onlarla aynı fikirde değildir. Plebler onu öldürmeye daha ilk sahnede karar verirler. Sınıf ayrımı oyuna öylesine sinmiştir ki, oyun boyunca halktan kimsenin adı geçmez. Onlar yalnızca kalabalılar, vatandaş, asker olarak anılırlar. Oyundaki soyluların hepsi manzum, sıradan halk ise düz yazı şeklinde konuşur. Hatta oyun “tek kişiliktir” bile diyebiliriz, çünkü Marcius’un annesi, karısı ve oğlu da oyunda vardır ancak onların da kendine ait bir yaşam sürdükleri görülmez.
Bir çok yerde Marcius’un yeteneklerini desteklemek için vardırlar.(10) Ancak oyun kişilerinin kafalarındaki sınıf ayrımı bile farklıdır. Plebler için ayrım, çalışmadan onların sefaletiyle doyanlar, yoksullar ve zenginler, yönetenler ve baş eğenler arasında olmaktadır: “Birinci vatandaş: Bizi asla umursamadılar, ambarları ağzına kadar dolu olduğu halde bizi ölmeye terk ettiler… Zenginlerin aleyhindeki yasaları bir bir yürürlükten kaldırdılar, ve yoksulları dizginlemek ve zincire vurmak için de olmadık yasalar çıkarıp durdular.”(11) Bir yatıştırıcı olarak sahneye giren Menenius, bu ayrımda hem zenginler hem de fakirler için bir açlık olgusunu kabul eder ancak, ona göre bu açlığın kaynağı, gerektiğinden fazla hak alan asiller değil tanrıdır. Düzen budur ve kimsenin değiştirmeye gücü yetmez: “size şunu söyleyeyim ki dostlarım aristokratlar size çok sevecen davranıyorlar. İsteklerinize, bu kıtlıkta çektiğiniz acılarınıza gelince, sopalarınızı ve değneklerinizi Roma devletine karşı kaldıracağınıza, tanrılara karşı kaldırın. … Bunun müsebbibi aristokratlar değil tanrılardır.”(12)
Marcius ise pleblerin sınıf ayrımı düşüncesini paylaşmakla beraber, bunlara iki tane daha ekler: soylu sınıf- alt sınıf, akıllılar- aptallar. Plebler bu anlamda sadece şunu bilirler: asilzadelerin karnı tok, ama kendilerininki aç. Meneius da bu ayrımı kabul eder ancak suçu almaya hiç niyeti yoktur, bu tanrıların işidir. Corialanus için de böyle bir ayrım vardır ancak bu ne aristokratların ne de tanrıların suçudur. Hem tanrılara inanmaz, onlara ihtiyacı yoktur, çünkü temelde insana saygısı yoktur. Onun için insan, karnı aç kalınca birbirini parçalayan hayvanlar gibidir. Hem de zaten bunun böyle olması gerekir, çünkü “halk” denilen kitle temelde zaten köledir ve herhangi bir şey istemeye hakları yoktur. Oyunun ilk sahnesinden son sahnesine kadar Corialanus ile halk arasında bitmeyen bir mücadele vardır. Oyunda bahsettiğimiz yapısal şiddeti en başta zaten Corialanus’ta kişileşmiş olarak buluruz. Diğer anlamda hemen hemen bütün asillerde vardır ancak Corialanus tam bir kötülük makinesidir.
Tüm bu bahsettiğimiz oyunlardaki şiddet çeşitlemelerinin aksine Troilos ile Kressida’da ise bu şekilde bir şiddet eğilimi görmeyiz. Evet, oyun yine bir savaşta, Yunanlılar ve Truvalılar arasında süren bir savaşta geçmektedir. Ancak oyunda şaşırtıcı bir şekilde tüm bu şiddet ve savaş ortamının altı oyulur, içi boşaltılır. Sadece “savaşmak” için savaşılır. Helen kaçırılmıştır, geri almak gereklidir, yoksa hayat anlamsız olacaktır. “Yunan cephesinde kimsenin bir hayali yoktur.
Herkes Helen’in bir hafifmeşrep olduğunu ve savaşın aldatılmış bir adamla, bir hayat kadını uğruna sürdürüldüğünü bilir. Bunu: Priam ve Cassandra bilir, Paris bile bilir, şüphesiz Hector da bilir; Truvalılar da bilir, her iki taraf da bilir. Helen, savaşta dökülen bir damlat Yunan veya Truvalı kanına değmez. Ama böyle olsa ne olur ki? Ve değmez ne anlama gelir?
Savaş soytarılık değildir. Savaşta Truvalılar ve Yunanlar ölecek, Truva yerle bir olacaktır. Kahramanlar tanrıları yardıma çağırırı ama Troillus ve Cressida’da tanrı yoktur. Orada tanrı ve kader yoktur. (…) Savaş sürmektedir. Truvalılar ve Yunan halkı birbirini öldürür. Savaş yalnızca katliamsa savaşın var olduğu dünya anlamsızdır. Ama dünya düzeni sürmektedir ve dünyaya, dünyanın varlığını ve değerler dengesinin manasını korumak için bir anlam verilmelidir.” (13)
Kott’un da söylediği gibi, hayata anlam katmak için savaşır gibidir oyun karakterleri. Onların için ne Helen’in geri alınmasının bir aciliyeti vardır, ne de savaşın bitmesinin. Hatta yer yer savaşın devam etmesini istediklerini bile düşünebiliriz. Çünkü o kadar isteksiz savaşırlar ki, “canı isteyen Akhilleus gibi çadırına çekilip somurtur, canı isteyen düşmanını özel düellolara çağırır ya da akşamları ona şölenler verir. Yunanlılar da Troyalılar da gerçek bir hırs ve öfke duymadan, akıllarına estikçe, sanki sırf hoş vakit geçirmek amacıyla, spor yaparcasına savaşırlar.” (14)
Aslında sadece şiddet ve bunu meşrulaştırmaya giden düzlemler değil, oyunda uğruna savaşılan ya da tragedyalara konu olan birçok şey yerle bir edilir. Kressida ile Troilos’un yaşadığı aşk, ayaklar altındadır. Troilos ne kadar asil bir âşıksa, Kressida o derece umursamaz ve aldatıcıdır. Troilos ile seviştikten sonra, Yunan tarafına gitmek istemez, ancak gittiği gibi de herkes tarafından öpülür ve bundan rahatsızlık duymaz. Uzun müddettir devam eden savaş, artık ona gayet normal gelmektedir ve birçok şeyi içselleştirmiştir. Örneğin Yunan tarafına verildiğinde bir oyuncak olacağını bilir ama gittiği zaman bunu yadsımaz. Ahlaki değerleri küçümser, bunlarla alay eder. “ Troilus ve Cressida’nın bu karşılaşmalarında bilinçli bir acımasızlık vardır. Bir muhabbet tellalı onları bir araya getirmiştir. Aşıkların ilk gecesinde, onun kıkırdamaları, onlara eşlik eder. Bu dünyada aşka yer yoktur. Aşk, başlangıçtan itibaren zehirlenmiştir. Bu savaş dönemi aşıklarına yalnız bir gece verilmiş, o da berbat edilmiştir.”(15)
Bu türden bir içi boşalmışlığı oyunun her yerinde görürüz. Kahramanlık simgesi olan Hector, korkak Achilles tarafından öldürülür. Savaşla alay edilmektedir. Güzelliğin ve masumiyetin simgesi olan Helen, bir fahişeden ibarettir. Ancak savaş yine de, her iki tarafça sürdürülmektedir çünkü ; “ Savaş yedi yıl sürmüştür. İnsanlar Helen uğruma ölmüşlerdir. Şimdi Helen’i geri vermek bu ölümleri anlamsız kılmak olacaktır.” (16) İşte sırf bu nedenden ötürü bir “nedensizlikle” savaşırlar ve uğruna savaşılan her şey anlamsızlaştırılmıştır.
Tüm bunların ışığında kısaca söyleyebiliriz ki, Shakespeare modern düzende başvurulan şiddet şekillerini ve meşrulaştırma düzlemlerini iyice ortaya sermişken, bahsettiğimiz son oyunda, sayılan tüm meşruiyet tabakalarını anlamsız kılarak, içini boşaltmıştır.
Kaynakça:
GALTUNG, Johan; “Emperyalizmin Yapısal Kuramı”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 89, çev. H. Emre Bağce, Haziran 2004 GÖKSU, Erkan; İnsanlık Tarihinin Değişmeyen Fenomenleri: Şiddet ve Savaş KOTT, Jan; Çağdaşımız Shakespeare, çev.: Teoman Güney, Mitos- Boyut Yayınları, 1. baskı, İstanbul: Mart 1999 SHAKESPEARE, William; Titus Andornicus, çev.: Ali Neyzi, Mitos-Boyut Yayınları, 1. Basım, İstanbul: Ekim 1995 SHAKESPEARE, William; Coriolanus, çev.: Semih Kavak, Antik Batı Klasikleri Yayınları, İstanbul: 2007 SHAKESPEARE, William; Troilos ile Kressida, çev.: Sabahattin Eyuboğlu- Mina Urgan, Adam Yayınları, 1. Basım, İstanbul:1993 URGAN Mina, Shakespeare ve Hamlet, Altın Yayınları, İstanbul 1984
Sonnotlar:
1:Bkz.: GÖKSU, Erkan; İnsanlık Tarihinin Değişmeyen Fenomenleri: Şiddet ve Savaş 2:KOTT, Jan; Çağdaşımız Shakespeare, çev.: Teoman Güney, Mitos- Boyut Yayınları, 1. baskı, İstanbul: Mart 1999, syf.: 273 3:Shakespeare, William; Titus Andornicus, çev.: Ali Neyzi, Mitos-Boyut Yayınları, 1. Basım, İstanbul: Ekim 1995, syf.: 11 4:A.g.e. ; syf. : 11 5:A.g.e. ; syf. : 17 6:A.g.e.; syf. : 90 7:A.g.e.; syf.: 34 8:B.k.z, URGAN, Mina; Shakespeare ve Hamlet, Altın Yayınları, İstanbul: 1984 syf.: 301-302 9:B.k.z, a. g. e. ; syf.: 302-303 10:KOTT, Jan; a.g.e., syf.: 145 11:SHAKESPEARE, William; Coriolanus, çev.: Semih Kavak, Antik Batı Klasikleri Yayınları, İstanbul: 2007 syf.: 16 12:A.g.e.; syf.: 16 13:KOTT, Jan; a.g.e., syf. :67 14:URGAN, Mina; a. g. e. , syf.: 311 15:KOTT, Jan; a.g.e. , syf. : 70 16:A. g. e. ; syf. : 68