Büyük Lokma Ye, Ama Büyük Söz SöylemeBüyük konuşmuşum demek ki! Filmin ilanlarında var ya,
sokak çocuğu, (oysa bunun tam tercümesi
kenar mahalle iti, gecekondu köpeği’dir), milyoner olmaya bir adım uzaktadır, peki bunu nasıl başaracaktır diye soruluyor:
Cevap şıkları: a) hile; b) şans, c) zeka, d) kader. Filmi seyredince çocuğun hilekâr olmadığı hatta her şeye rağmen doğrulukla kazanılabileceğini gösterdiğini, ama son tahlilde gene de şansa ihtiyacı bulunduğunu hissettirmesi, aslında yarışmadaki başarısının yaşadıkları/kader olduğunu mu söylüyor. Galiba öyle, kader, hele Müslüman bir genç olunca “kaderin yazdığını tedbir bozmaz mış” da denilebilir değil mi?
Neyse bu kadar tedirginlik bulduğum bir şeyin konusunu yazayım değil mi; yok önce içimdeki burukluğun film boyunca giderek artarak devam ettiğini söylemem gerekiyor. Peki niye seyrettin, hadi seyrettin niye yazarak reklamına katkıda bulunuyorsun be kardeşim, diyenler işin, ne bileyim bir “kırılma an”ı yaşadım, bir düşünen/akleden kalb”ın bu filme “Hindistan güzellemesi” deyince donduğunu hissettim. Yahu acaba yukarıda paylaştığım tedirginlikler ve yoksulluğun pornografisi ifadesi ile bu nasıl bağdaşır, üstelik dikkatle “okur”u olduğum akleden kalbin dediği. Güzelleme deyince benim aklıma Kaplan ve Ejderha geliyor, ya da Kahraman (Hero) ,..
Aşk, hayattan bir fazladır..Kalbiyle düşünüp imbikten süzülen analizlerini elimden geldiğince okuduğum Nedim Hazar, filmi tanıtmış. (27/2/2009.Cuma. Zaman. S.21) Tedirgin olduğum filme, O, “bir yönetmenin uzakta, başka bir ülkeye ait bir hikayeyi, oranın insanlarına yabancılaşmadan çekebileceğinin mükemmel bir örneği” demiş. Bizimkilerin Anadolu’ya oryantalistçe bakış açısıyla Boyle’nin yaptığı işe saygısı katlanmış doğal olarak. Üstelik “Bir İngilizin Hindistan’a ait bir hikâyeyi hiç sırıtmadan, aksatmadan ve ötekileştirmeden perdeye aktarması var karşımızda” diyor ve Gandi’den alıntı yapıyor. Boyle’nin “Mezbelelikten muhteşem bir öykü damıttığını, perişanlık tablolarını, zengin-fakir uçurumunu, kaderin insan hayatına attığı görünmez fırça darbelerini (daha nasıl açık ve acı görünür bilemem) destansı bir anlatımla sunduğunu” söylüyor.

Filmi seyrettikten sonra bu satırları yazarken yüreğim daha bir daraldı, çünkü, “Gandi’nin Adaletsiz rejimi adaletle yıkınız, alkışlar önüne kansız eller ile çıkınız” sözünü haklı çıkarırcasına modern bir masal anlatan milyonerin din savaşları, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen sarmalı içinde muhteşem bir aşk, sadakat ve ihanet ile harmanlanmış Hindistan güzellemesi” demez mi, sayın Hazar! O kadar muhteşemmiş ki film, her Hint filminde görülen final dansı bile hoş görülmeli imiş. İyi ama bence sadece dans kısmı destansı bir güzelleme idi, hele Cemal ile Latika’nın çocukken dans ettiği ile harmanlanınca son bölümler, harika olmuş, o kadar!
Bu kadar ağır mı, peki konusu ne; onu yaz, bırak buna biz karar verelim mi diyorsunuz: Sadece sunu hatırlatmama müsaade ediniz, Hind-Pakistan alt kıtası İngilizler için hiç de uzak değildir, tersine çok yakındır. Yüzyıllardır sömürdükleri bölgedir, insanları birbirine kırdıkları yerdir. Din ve mezhep savaşlarını sürekli canlı tuttukları mekândır, Hindistan, Pakistan ve Bangladeş diye süni sınırlarla insanların, ırkların, dinlerin parçalandığı bölgedir.
En önemlisi de Gandi’nin bütün bunlara karşı mücadele ettiği yerdir, sonrasında diğer Gandilerin öldürüldüğü kısacası fiili sömürge döneminden beri fazla bir şeyin değişmediği toprak parçalarıdır. Önce sömür, köleleştir, alabildiğine tüket maddi ve manevi olarak, yaşanmaz mahalleler, çöplükler üret, sonra da onu tarafsız bir şekilde yansıttığını iddia et. Tamam Tarantino’nun şiddetin felsefesini yaptığı gibi Boyle’de yoksulluğun felsefesini irdelese, sebeplerine gönderme yapsa, sonunda umutları yeşertse bir nebzede olsa, ama değil. Tersine, Hintliler ve dahi Hintli Müslümanlar, bu içinde yaşadığınız mezbeleliğin oluşması tamamen bir kader, bunda biz Batılıların hele hele İngilizlerin hiç kusuru yok, bilesiniz. Bak bu alın yazınızı ne kadar muhteşem görüntü, müzik, ses ve kurgu ile insanlara anlatıyoruz. Bu sefaletten kurtulmak kaderinizde varsa, azıcık da şansınız yaver giderse, kurtulabilirsiniz o da bireysel olarak, o kadar. Ne oldu o düşünen, akleden kalbine ismiyle müsamma dediğim Nedim Bey!
Ve Filmin Konusu
Yok artık filmin konusu yazmasam da olur, zaten biliyorsunuz kim milyoner olmak ister yarışmasını, ama sunucuyla az biraz okurum diyerek dalga geçen Cemal nasıl olur da, yarışmanın büyük ödülünü kazanır, zeka mı, şans mı, hile mi, kader mi! Galiba kader, çünkü yarışmacı ihbar ediyor (Nedim beyin dediği gibi birileri değil) polise, ve sıkı işkence görüyor, alabildiğine insafsızca işkence ediyorlar. Hiç birine tık demiyor, çünkü hile yok, hurda yok, dürüst biri Cemal. (Hazar bunu Jamal diye yazıyor oryantalistçe bir üslupla) Ta ki, işkenceci polis, dünyanın en güzel kızı dediği sevgilisine, kenar mahalle fahişesi, deyince üstüne saldırıyor, o iri kıyım polisin, karakolda. Bu kadar içten ve yanıktır sevdiğine. Ama tipik bir şarklı durumudur, işkenceye hiçbir şey demiyor, gayet doğal karşılıyor, ama sevdiğine laf edilince, saldırıyor! Fakat sevdiğinin kardeşi (adı Salim!) tarafından alıkonması, eskinin kenar mahalle mafyası, yeninin oralarda gökdelenler diken işadamı Cevat’a satar, sonradan öğrenir bunları tabiî ki. Cemal’in para da pulda gözü yoktur, yarışmayı sürdürmesi sadece sevdiği onu görme ihtimalinden dolayıdır. Nitekim bulur da, kardeşini, Cavit’in yardımcısıdır artık o. Bakıyor sevdiği kız Cavit’in eşidir, kaçmayı teklif ediyor, tam o sırada yarışma var tv’de; adam çok kızıyor, niye bu programı seyrediyorsunuz diye. Cevap çok önemli, sınıf atlamak, zengin olmak daha iyi bir hayat yaşabilmek için, yani magazin umudu besliyor her yerde, insanlar seyrediyor ipteki cambazı. Ama ben zaten zenginim diyor, gecekondulara gökdelenler diken Cavit ve kriket maçı seyretmeye başlıyor. Kıza kaçalım diyor, nereye, neyle geçineceğiz diye cevap veriyor. Olsun hergün 17 de tren garında beklerim seni diyor sevdiği kıza. Bekliyor da, kız geliyor bir gün; ama Cavit’in adamları da peşinden; başlarında ağabeyi Salim. Oysa kıza, kim bakar bize diye sorunca, abim demişti Cemal, bu kadar saf ve temiz yani.
Güzelleme ve destan ha!Bir kere filmin adı alt yazısında bile doğru çevriliyor, kenar mahalle iti diye. Ama afişlerde ve tanıtımlarda bile yok. Yoksulluğun, acının, zulmün, Müslüman Hindu çatışmasının alabildiğine açık (pornografi diyenler daha açık söylüyor ama) yansıtılmasına bu kadar ödül ha. Neyin ödülü bu Nedim/Dost;
• çocuğun annesinin Hindular tarafından o kirli sularda çamaşır yıkarken öldürülmesi, polislerin oralı bile olmamasın;
• çöp yığınlarında polis ve çocukların koşuşturmalarının;
• çocuklarını polisin elinden kardeşim diyerek alan ve sınıfa koyan annenin ardından öğretmenin Dumas’ın “Üç Silahşorlar” kitabını tanıtırken alay etmesi ve çocukların başlarına fırlatmasının (ki burası Müslüman bir okul galiba, üstelik son soruyu şansla cevap vermesi de bu olayla ilgili, çünkü iki silahşorun adını duyuyor, 3. duyamıyor Cemal),
• küçük Cemal’in sevdiği artisti görebilmesi için tuvaletten çıkamaması (ağabeyi kapıyı dışardan destekle kapatıyor) üzerine bokun içine atlamasının;

• Ve oradan pisliğe bulanmış bir şekilde çıkması ve koşarak artiste gidip resim imzalatmasının;
• Küçük bir çocuğun eterle bayıltılıp, gözlerine yağ dökerek kör edilmesi, böylece dilenerek daha fazla para kazanmasının;
• Tren vagonların tepesinde seyahat etmeleri, oradan sarkıp lokantanın bulunduğu vagondan ekmek almak isterken, fark edilip itilmesi ve hızla yere düşmesinin,
• Kenar mahallede arabaya zarar verilmesi üzerine Cemal’in küçükken polis şiddetli bir şekilde dövülmesinin ( ardından turistlerin ona yüz dolar vermesi, onunda o parayı gözleri kör edilen arkadaşına vermesi, o sırada paranın üstündeki kişiyi tarif etmesi, arkadaşının da o, Benjamin Franklin demesi, bunun da yarışmada çıkması bir kader! Ama Cemal’in Hint parasındaki Gandhi bilmemesi ironi, ya da saflığının göstergesi, her neyse ona siz karar verin)
• Yarışmacının hileden şüphelenerek polise ihbar etmesi, ama onun kendi garip vatandaşlarına karşı işi abarttım her türlü işkenceyi büyük bir keyifle yapmasının;
• Yarışmayı bütün millet, başka bir hayata geçiş için bir şans olarak görürken, Cemal’in sevdiği kız seyreder de belki bulurum demesindeki özveriyi, içtenliği; ama polisin kenar mahalle itinin kenar mahalle fahişesi demesinin;
• Çaycı diye aşağılanmasının;
• Cemal’in ağabeyi Salim, yaptığı kötülükler için af diliyor Tanrı’dan ve namaz kılıyor, ardından istasyonda kardeşi ile kaçmak isteyen Latika’yı kaçırıyor adamlarıyla. Üstelik yüzünü bıçakla yaralayarak göstermesinin;
• Çok güzel bir şekilde kurgulanması, görüntülenmesi ve ona uygun bir müzikle verilmesine mi ödüller, Nedim Bey.
Ne Güzellemesi, Benim Yüreğim Daraldı! Öyleyse..Belki de tersinden okursan yoksulluğun pornografisi bu. Eğer filmde sefaletin felsefesi yapılsaydı, hepimizin sorumluluklarını yerine getirmemesinin bir sonucu çıkabilir miydi? Bütün insanlığın vicdanlarının iflas ettiğini apaçık bir şekilde gösterilmesi var mı? Buna dair eleştirel bir şey gördün mü filmde sevgili kardeşim. Yoksa kader diye geçelim mi, ne dersin. Cemal Müslüman bir ailenin çocuğu, kardeşi her türlü pis işin içinde, ama namaz kılıyor ve af diliyor, tevbe ediyor, gene yapıyor aynı pislikleri. Müslümanlar bir beden gibidir, bir uzvu ağrırsa, hepsi onu hisseder anlamı çıkar mı bu filmden, ya da Cemal ve Salim’in yaşadıklarından? Salim’in vicdan azabıyla, Latika’nın kaçmasına yardım edip, sonrasında küveti paralarla doldurup, içeri giren Cavit’i öldürmesi, vicdanları rahatlatıyor mu?
Bu yoksulluğun nedenleri ya da o çok uzaktaki kültüre yansız durduğunu söylediğin yönetmenin milleti, yani İngilizlerin katkısına dair bir eleştiri var mı filmde, ben görmedim de. Yaşanan kargaşaya tek ciddi eleştiri gene Cemal’den geliyor, annesinin öldürülmesi olayından hareketle çözümlediği soruyu analiz ederken, “Rama ve Allah adına yapılanlar bunlar” diyor. O cahil ama arif çocuk, Cemal (ama Jamal değil).