Anasayfa  |   Dinleti  |   Kitaplık  |   Sanattan Yaşama  |   İletişim  
Anasayfa
Kuran Mektebi
Felsefi Bakış
Makaleler
Göller Ülkesinde Bir Ada
Kitap Tahlilleri
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Basından
Söyleşiler
Kültür Sanat
Tozlu Sayfalar
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Çocuk ve Genç Mektebi
Düşünce-Analiz

Site İçi Arama




Mustafa SEKİLİ
Din ve Bilim
Düşünce-Analiz
Kamil KOÇ
Sanat Nedir? Hareketli Görüntünün Teorik Çerçevesi
Sanat
Kamil KOÇ
Sanat Nedir II
Sanat
Ali ŞERİATİ
Sevgi Aşktan Üstündür
Tozlu Sayfalar
Irvin YALOM
Annem ve Hayatın Anlamı
Öykü
Mustafa SEKİLİ
Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi [Görüntülü]
Söyleşiler
Mustafa SEKİLİ
Âsaf HÜSEYİN ile Söyleşi
Söyleşiler
Mehmed ÂKİF
Sabır
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Halime TOROS
Harezmi
Göller Ülkesinde Bir Ada
Prof. Dr. Fuat SEZGİN
İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri
Makaleler
Paul TİLLİCH
İman ve Akıl
Düşünceler
Yasin YARAR
İçimizde Duran Hakikatin Hayat Üreten Yüzünü Perdeleyen Korku
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Ahlaki-Vicdani Tükeniş
Düşünce-Analiz
Prof. Dr. İlhami GÜLER
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Düşünce-Analiz
Hülya DURMUŞ
Shakespeare'in Üç Oyunu ve Şiddet Çeşitlemeleri
Tiyatro
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Kenar Mahalle Köpeği
Sinema
Prof. Dr. İlhami GÜLER
İran İzlenimleri
Deneme
Özdemir ASAF
Geldim
Şiir
Tunku Hasan Dİ TİRO
Özgürlüğün Bedeli
Tozlu Sayfalar
  Anasayfa arrow Söyleşiler arrow Ali BULAÇ İle Söyleşi
Ali BULAÇ İle Söyleşi
Ümmü Gülsüm BAKIRCI
 
 Öz geçmişinizden kısaca bahsedebilir misiniz?  

1951 yılında Mardin de doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Mardin de, yüksek öğrenimimi İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünde yaptım. 1976’da Düşünce Dergisi ve Düşünce Yayınlarını, 1984’te İnsan Yayınlarını kurdum.1987 yılında Zaman gazetesinin kurucuları arasında yer aldım ve bir yıl gazetenin İstanbul büro şefliği görevini yürüttüm.1985–1992 yılları arasında Kitap Dergisini yönettim. Çeşitli dergilerde, Milli Gazete, Yeni Devir ve Zaman Gazetesinde çok sayıda yazı ve araştırmalarım yayımlandı.1988‘de Türkiye Yazarlar Birliği ‘Fikir Ödülünü’ aldım. Evli ve dört çocuk babasıyım. Halen Zaman Gazetesi’nde günlük yazılar yazmaktayım.
 
 
Düşünce hayatımın gelişmesinde katkısı büyüktür diyebileceğiniz bir yazar veya düşünür var mı?

Tabi iki tür yazar var. Bir klasikler, bir de modern zamanda yaşayanlar. Klasiklerden beni en çok etkileyen İmam-ı Gazali, İbn-i Rüşd, İbn-i Arabi gibi kendi sahalarında önemli eserler vermiş ve bu güne kadar etkisini devam ettiren âlimlerimizi sayabilirim. Modern zamanlarda da Muhammed İkbal, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Seyyid Hüseyin Nasr gibi yazarları dikkatle okudum. Muhakkak her okuduğumuz yazarın bizim düşünce hayatımız üzerinde belirli bir etkisi var. Fakat tam anlamıyla o yazarların söylediklerini olduğu gibi tekrar etmemeliyiz. Bu arada Bediüzzaman Said Nursi’yi de zikretmek gerekir. O da büyük düşünürlerdendir, tabi ki onunda etkisi var.
 
Kitaplarınızı  yazarken genellikle hangi yazarları  veya düşünürleri kaynak olarak benimsiyorsunuz? Kitaplarınızda onlara nasıl ve ne şekilde yer veriyorsunuz?
 
    
Tabi ki belirli bir yazar veya kaynaktan söz etmem mümkün değil. Yani yazılan kitabın konusuna göre değişiklik gösterebilir. Örneğin; siyasetle ilgili bir kitap yazıyorsanız bu durumda o sahanın önemli insanları her kimse; âlimler, büyük bilim adamları, araştırmacılar, uzmanlar bu gibi kişileri kaynak alıyorsunuz. Onlar bu konu hakkında neler söylemiş,  bu olayı nasıl ele almışlar, nasıl yorumlamışlar. Önce konu ile alakalı olarak söylediklerini bir araya getiririz, daha sonra kendi düşüncelerimizi yazmaya çalışırız. Ancak hiçbir zaman onları olduğu gibi tekrar etmeyiz. Fakat ne konu ile ilgili olarak ne düşündüklerini ne söylediklerini öğrenmek son derece önemlidir. Yani araştırma konusuna göre kim ne araştırma yapmışsa bunu öğrenmek gerekir.
 
Felsefe ve Sosyolojiye olan ilginiz nasıl doğdu?
     
Ben hem Yüksek İslam Enstitüsü mezunuyum hem de Sosyoloji mezunuyum. Ancak çok zamandır hatta çocukluğumdan beri sosyolojiye ilgim var. Felsefeyle de olan ilgim İslam Felsefesi dolayısıyladır. Zaten İmam Hatipte ve İlahiyat Fakültesinde İslam Felsefesi ve Kelam dalında Meşşai,Mutezile, Maturidilik gibi İslam düşünce tarihinde çok önemli ekolleri  ve bu ekollere ait bilginlerimizi okuduğum zaman benim çok ilgimi çekti. Dinin tefekkür çerçevesinde, felsefe çerçevesinde ele alınmasının çok iyi olacağını düşündüm. Benim felsefeye olan ilgim buradan kaynaklanıyor.
 
 
Neden filozof ya da sosyolog dendiğinde her zaman batılıların isimlerini duyuyoruz? İslam dünyasının bu alanlardaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
     
Felsefeyi iki şekilde ele almak gerekir. Sadece aklı temel alıp varlığın sorunlarını ve ahlaki değerleri ele alan düşünme tarzları açısından felsefe dendiğinde, bunun kaynağının Yunan olduğunu söylemek gerekir. Felsefe kelimesini de ilk telaffuz eden Pisagor’dur. Biz biliyoruz ki Pisagor dâhil olmak üzere felsefeden kastettiğim hikmet merkezli düşünmedir. Dolayısıyla sadece aklı temele alan bir düşünme felsefe değildir. Hikmetle birlikte, hikmeti severek, her şeye hikmet gözüyle bakarak düşünme de bir felsefedir. Bu durumda sadece akli düşünme Yunan ve batı geleneğine aitse hikmetin eşiğinde düşünme, varlığı bu şekilde yorumlama da İslam geleneğine aittir.
     
Yani iki felsefi gelenek vardır. Bunlardan bir tanesi nübüvvete dayalı gelenek; bu İslam Felsefesidir. Fakat varlığı nübüvvete başvurmadan, akılla izah eden felsefe de batı felsefesidir. Böyle olunca her iki felsefi kanatta da çok önemli filozoflar, felsefeciler yetişmiştir. Mesela bizde; el-Kindi başta olmak üzere, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşd gibi Biruni gibi büyük filozoflar yetişmiştir. Zamanımızda da önemli filozoflardan söz etmek mümkündür. Ancak batıda bu felsefe geleneği giderek kuruyor. 19.yy’dan itibaren bilimler felsefenin önüne geçti. Tabi ki teknoloji geliştikçe, bilimsel bilgi geliştikçe edebiyat ve felsefe geriliyor. Yani bugün batıda da çok büyük filozofların varlığından söz etmek adeta mümkün değil. Fakat 18. ve 19.yy filozofları vardır. Mesela Descartes’ten alalım Kant, Hegel gibi büyük filozoflar yetişmiştir. Ancak maalesef bugün batıda da büyük filozoflar yetişmiyor.
 
Bir sosyolog olarak Seyyid Kutub’un tefsirini sosyolojik açıdan yazılmış iyi bir tefsir olarak görüyor musunuz?
 
Evet, tabi ki Seyyid Kutub’un tefsiri çok önemli bir tefsirdir. Hakikaten hem bir sosyoloji profesörü, hem de çok iyi sosyoloji tahsili yapmış, Mısırlı ve Arap olmasından dolayı da Arapçaya son derece vakıf biridir. İslam’a ilgi duyduktan sonra İslami ilimler konusunda çok okumuş. Bu tefsir 20.yy’ da yazılmış çok önemli tefsirlerden bir tanesidir. Her tefsirin kendine özgü bir takım özellikleri var. Mesela tarihte hadisi esas alan tefsirler, rivayeti esas alan tefsirler yazılmıştır. Yahut da dil ağırlıklı tefsirler yazılmıştır. Kadı Beydavi’nin tefsiri gibi. Veyahut da akli yani ‘kelam’ temelinde tefsirler yazılmıştır. Mesela Zemahşeri’nin tefsiri gibi ya da Abdullah Faruki’nin tefsiri gibi daha sufi tefsirler yazılmıştır. Kuşeyri veya İsmail Hakkı Bursevi’nın tefsiri gibi 20.yy da yazılmış birkaç önemli tefsirden bir tanesi Seyyid Kutub’un tefsiridir. Aynı zamanda Elmalılı Hamdi Yazır’ın ve Mevdudi’nin Tefhimu’l-Kur’an tefsiri de yine önemli tefsirlerdendir. Mevdudi’nin tefsirinde önemli bir noktadan söz etsek iyi olur. Oda arkeolojik malzemeyi çok büyük oranda kullanmış olmasıdır. Mukayeseli dinler tarihi açısından önemli bir tefsirdir. Ama Seyyid Kutub’un tefsirinde iki önemli noktadan söz edebiliriz. Biri sosyolojik açıdan önemli oluşu, diğeri ise dil ve edebiyat açısından önemli oluşu.
 
İslam dünyasında mevcut düşünce farklılıkları bizler için birer zenginlik midir?

Ben bir zenginlik olarak görüyorum. Bir akide var, inanç zemini var. O inanç zemininde hareket edildiği sürece, imanın izah edilmesi, varlığın izah edilmesi, Kur’an’ın tefsir edilmesi, yorumlanması birden fazla yolla mümkündür. Mezheplerin tarihte bu şekilde ortaya çıkmış olması bize büyük bir zenginlik katmaktadır. Çünkü Allah bize akıl veriyor ve aklımızla vahyi anlamamızı emrediyor. Akıllar da aynı değildir muhakkak ki. Farklı akıl ve farklı okuma biçimleri var. Dolayısıyla farklı yorumlar, farklı tefsirler, faklı mezheplerde ortaya çıkacaktır. Mesela ben İslam dünyasındaki düşünce zenginliğini, batıdaki düşünce zenginliğinden çok daha iyi görüyorum. Daha zengin ve insanlar birbirlerine karşı daha hoşgörülü. Çünkü bizim geleneğimizde farlılıklar var, farklı mezhepler var. İnsanlar birbirlerini farklı düşündükleri için küfürle itham etmiyorlar. Dolayısıyla bugün de o zenginliği, o hoşgörüyü, o diyalogu, o çeşitliliği geliştirmek zorundayız. Örneğin; ben şu anda bu iskemleye bulunduğum yerden bakıyorum. Siz de bulunduğunuz yerden bakıyorsunuz. Bir başkası da kendi bulunduğu yerden bakıyor. Biz bu üç bakış açısını bir araya getirirsek iskemle hakkında doğru bir bilgiye sahip olabiliriz. Ama sadece benim bakış açım doğru, diğerleri batıldır, yanlıştır diye ısrar edersem belki iskemle hakkında, iskemlenin üç boyutundan bir boyutunu ifade etmiş olurum. Ama kendi boyutumu dayatmış olurum. Bu da yanlış bir görüştür. Buradaki düşünce farlılığını bir zenginlik ve rahmet olarak kabul etmeliyiz.
 
Bugün yaşadığımız dünyada mevcut peygamber telakkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Tabi farklı inanç sistemlerine göre, farklı peygamber anlayışları var. Mesela; eğer kişi ateist ise Tanrı’nın varlığını kabul etmediği gibi peygamber gerçeğini de kabul etmez. Agnostik ise, Tanrı konusunda şüphede ise oda peygamberi kabul etmez. Fakat mesela; Tanrı’nın varlığına inanıyor, ancak deisttir. Yani vahye inanmıyor. Benim kanaatime göre dünyada en yaygın, giderek de yayılmakta olan inanç tarzı budur. Tanrı’nın varlığına inanan fakat vahyi ve nübüvveti, peygamberliği kabul etmeyen veya bu konuda şüphe içinde olan insanların sayısı giderek artıyor. Dinlere göre de farklı peygamber telakkileri var. Mesela Yahudilikte peygamber bizim anladığımız manada peygamber değildir. Bir kâhindir, kraldır. Hata yapabilir, günah işleyebilir. Biz peygamberleri masum kabul ederiz. Onların asla günah işlemeyeceğini düşünürüz. Buna inanırız. Hâlbuki onlar peygamberlere büyük günahlar isnat ediyorlar. Mesela; Hz. Davud çıplak gördüğü bir kadına sahip olmak için onun kocasını savaşa gönderiyor ve öldürtüyor. Bu bir peygamberin yapamayacağı bir şeydir. Yâda Hz. Nuh bir gün içki içiyor, sarhoş oluyor ve çırılçıplak soyunup dans ediyor. İşte bunlar onların inancında bir peygamberin yapabileceği şeyler. Fakat biz peygamberleri masum kabul ederiz. Yine Hıristiyan inancındaki peygamber anlayışı bizim peygamber anlayışımıza uygun değildir.Onlara göre Hz. İsa Tanrı’nın oğludur.Yani peygamber değildir.Dolayısıyla en objektif,en doğru peygamber anlayışı İslam’dadır.Bizim peygamber anlayışımıza göre;Allah insanların içinden birini seçer ve onu peygamber olarak gönderir.Dolayısıyla onların görevi insanları Allah’ın birliğine,doğru yola iletmektir.Ancak onlarda bir beşerdir.Ama Allah onları masum kılar,günahlardan korur.Peygamberlik telakkisi budur.Doğru olanı da budur.Kur’an-ı Kerim’e göre de böyledir.
 
Sizce biz peygamberi doğru anladık mı? Peygamberin önerdiği toplum modeli neydi?

Açıkçası şöyle bir düşünce var. Biz peygamberi veya Kur’an’ı doğru anlamadık.1400 senedir veya 1000 senedir veya 600 senedir… Ben buna pek katılmıyorum. Çünkü Müslümanlar tarihte kendi kapasiteleri oranında peygamberi ve Kur’an’ı anlamışlardır, hayatlarına da geçirmişlerdir. Neticede 1400 sene bir Müslüman toplum yaşamıştır. İnsanlar müslümanca yaşamaya çalışmışlardır. Fakat Kur’an’ın mesajını tam olarak anlamak o kadar da kolay bir şey değildir. Çünkü insanın aklı, kapasitesi sınırlıdır. Peygamberin tebliğini ve Kur’an’ı bir denize veya bir okyanusa benzetirsek ve okyanusa hangi kapla gidersek o kadar su doldurup geliriz. Kimi bir küple gider, suyunu doldurur getirir. Kimisi bir bardakla gider, onu doldurup getirir. Kimisi de bir avuç su alır gelir. Yani bu bizim kapasitemize bağlı bir şey. Bizden önceki nesiller bizden daha iyi biliyorlardı, bizden daha müslümanca yaşıyorlardı. İslam’ın o temel prensiplerine ve inanç esaslarına bağlı kaldıkları sürece tarihte büyük imparatorluklar kurdular büyük medeniyetler kurdular, muzaffer oldular. Fakat ne zaman ki ondan koptular işte bugünkü duruma düştüler. Bu şu demektir: Demek ki tarihimizin son asırlarında yani şu anda içinde bulunduğumuz durum o kadar da iyi değil. Biliyoruz fakat bilgimiz imana dönüşmüyor. İmana dönüşmediği için bu bilgi hayatımıza salih amel olarak da yansımıyor. Din bize ne diyorsa bunun aksini yapıyoruz. Örneğin; din bize temiz olun diyor. Fakat bizim şehirlerimiz, sokaklarımız, evlerimiz pislik içinde. Din; hırsızlık yapmayın, haksızlık yapmayın, kul hakkı yemeyin diyor, ancak biz hepsini yapıyoruz. Demek ki hem eksik biliyoruz hem de bildiklerimizi iman haline dönüştüremiyoruz. İman haline dönüştüremediğimiz içinde davranışlarımıza yansımıyor. Burada özellikle bir problem var. Nihayetinde peygamberin mesajı nedir derseniz, iyi ahlaktır. Yani insanın iyi insan olmasıdır. Ki İslamiyet’te bizden bunu istemektedir. Bunu da peygamberin örnekliğinden öğrenebiliriz. Çünkü o en güzel ahlak üzere yaratılmıştır. Yani peygamberi anladık mı, anlamadık mı diye sorulan bir soruya en kestirme cevap; peygamberimizin kişiliğine bakıp kendi kişiliğimizle mukayese etmemiz olacaktır. İşte o zaman aradaki fark ortaya çıkacaktır.
 
Peygamberin bizlere bıraktığı bu görevi nasıl yerine getirmeliyiz?

Peygamberimiz bize Kur’an ve sünneti bıraktı. Birinci olarak buna yapışmamız gerekir. İkinci olarak da âlim yetiştirmemiz gereklidir. Çünkü âlimler peygamberin varisleridir. Yani sadece aydın, entelektüel, akademisyen, bilim adamı, uzman değil aynı zamanda âlim yani ilimlere vakıf, dünyaya da vakıf âlimler yetiştirmeliyiz. Üçüncüsü de; güzel ahlak ve salih ameldir. Biz bunların hepsine yapışırsak yani Allah’ın ipine sarılıyormuş gibi sarılırsak bunu başarabiliriz. Ama maalesef Müslümanlar bugün bir tefrika içinde birbirleriyle anlaşamıyorlar. Gelir dağılımında büyük bir adaletsizlik var. Zenginler yoksullara karşı duyarsız bir tavır içindeler. Cehalet var bilgisizlik var. Hem dünyayı doğru dürüst bilmiyoruz hem de kendi dinimizi doğru dürüst bilmiyoruz. Fakat İslam bilgidir. Allah’tan gelen bilgidir, hikmettir. Yani o bilgi temelinde bir dünya, bir toplum kurulması icap eder.

Son dönemlerde daha yaygın olarak yapılan kutlu doğum programlarını yerinde ve doğru buluyor musunuz?  

Faydası var. Ama faydası kadar sakıncaları da var bu kutlu doğum programlarının. Açıkçası şöyle bir sakıncası var: Birincisi; Hıristiyanların  İsa’sına benzer bir peygamber üretiliyor. Bu yanlış bir davranıştır. İkincisi; insanlar senede bir defa peygamberimizle ilgilenir sonra onu unutur.’Ben ilgilendim, görevimi yerine getirdim.51 hafta onu düşünmek zorunda değilim.’e getirildi. Üçüncüsü; artık her şey modern toplumda gösteriye, şova dönüştü. Yani kutlu doğum programları da şova dönüşüyor artık. Gerek televizyonlar da gerekse gösteri merkezlerinde… Bu da onun içini boşaltıyor. Örneğin; sema gösterileri yapılıyor. Fakat içleri boşaltılmıştır. Ben bu üç noktada, yani; Hz. Peygamberin Hıristiyanların İsa’sına benzetilmesi konusunda, bir hafta onu düşünüp 51 hafta unutma hakkını kendimizde bulma konusunda ve kutlamaların şova dönüştürülmesi konusunda, kutlu doğum programlarını sakıncalı buluyorum.
 
 Dinler arası diyalog hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Buradaki çabayı  destekliyorum. Sebebine gelince: Birincisi; seküler bir dünyada yaşıyoruz. Dinin dışarı çıkarıldığı, Tanrı’nın dışarı çıkarılmak istendiği bir dünyada yaşıyoruz. Dinler arası diyalog; dinleri, din kavramını ve din adamlarını dünyanın merkezine getiriyor. Yani sorunlara sadece laikler değil, aynı zamanda dindarlarda el koyuyor. İkincisi; din müntesiplerini aşan çok küresel sorunlar var. Açlık, yoksulluk, uyuşturucu, cinsel sapkınlıklar, bölgesel savaşlar, ekolojik dengenin bozulması, aile kavramının dağılması gibi… Bunlar bütün din müntesipleri için ortak sorunlar. Yani hiçbir Hıristiyan, Müslüman veya Yahudi ailesi çocuğunun uyuşturucuya müptela olmasını istemez. Dolayısıyla din müntesiplerinin bir araya gelip bu ortak sorunlar karşısında, ortak sorumluluklar yüklenmesini faydalı buluyorum. Fakat dinler arası diyalogdan anlaşılan; dinlerin birleşmesi, yeni bir dinin oluşumu değil. Ki böyle bir şeyin olması da mümkün değildir. Bir başka önemli nokta da, dinler arası çalışmaların politik bir tarafının oluşu. Bununda farkında olmak lazım. Yapılacak olan kendi Müslüman kimliğimizle bu diyaloga katılmamızdır. Ancak çok da abartmadan, yani her şey bununla çözülür gibi yanlış bir hevese kapılmadan sorunlara çözüm aranmalıdır.              
 
Bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum inşallah faydalı olur.

 
Bu söyleşi, 01.07.2008 tarihinde Ümmü Gülsüm BAKIRCI tarafından yapılmıştır. Sitede yayınlama imkânı veren Ümmü Gülsüm BAKIRCI’ ya Medeniyet Mektebi olarak teşekkürlerimizi sunuyoruz.  
 

Yorum (3)add comment
...
Yazan: caner sezer , November 11, 2009

çok güzel bir röpörtaj...

...
Yazan: seyfettin deliormanlı , November 06, 2009

Malesf cemaat -tarikat mantığı veye risale dairesinden çıkmayan müslümanlık aanlayışı,kaliteli beyinleri öldürüp/dumura uğratıyor,Ali bey' için de sanırım böyle,-böyle değilse hakkını helal etsin-tekrarcılıktan kurtulmak lazım,islamın çok güçlü düşünce ekolleri kaybolup gitti,mevcut ehli sünet paradigması kaliteli değil ve yer yer Kur'ana aykırı.Sığ müslüman-köylü,kasabalı müslüman kazanmak kolaydır,ama kaliteli beyinleri müslüman olarak kazanmak zor,Ali beyin de mevcut/popüler alimlarin de bu konuda başarılı olduklarını söylemek zor,Malesf derinliksizbir müslüman söylemi var.Çok ibadet eden-abid müslüman tipindan-çok daha iyi ilim sahibi müslüman yetiştirmek önemlidir,osmanlı dindarlığının toplumsal/evrensel etkisinin nekadar yetersiz kaldığını gördül.Ali beyden daha kaliteli hizmet beklyoruz..selamlar..

...
Yazan: Rıdvan Işık , November 05, 2009

Ali bey ülkemizin iyi müslüman yazarlarından biridir,severeim ama,Hurafelerle ilgili-dinin yanlış talakisiyle ilgili bir çalışmasını duymadım veye çok cılız,çağımızda bizzat müslümanlardan kaynaklanan yanlış din anlayışı vardır ve dinin önündeki en büyük engel budur,İsteseydi belki fikri anlamda türkiyenin Ali Şeriatisi olabilirdi,kimse kusura bakmasın belki benim anlayışım biraz sivri gelebilr ama ''ben alime alim demem hurafeyle yanlış din anlayışıya savaşmayınca''beli çevreler içinde otuurup yağla balla beslenmek alimlik değildir,...


Yorum Ekleyin
 

busy
 
 

Felsefi Bakış / Kavramlar

medeniyetmektebi.org © 2007-2010
Bu sitede yer alan yazılı ve görsel içerik medeniyetmektebi.org kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.

bilgi ve medeniyet etütleri merkezi