İslâmın bazı kavramları birey, toplum ve medeniyet düzleminde enternasyonalleştirildiğinde (beynelmilel hale getirildiğinde) bilginin yayılmasında doğal bir yapı oluştururlar. İslâm’ın doğuşundan sonraki asırda kolayca bulunan ve aydınlanma vasıtası olarak çok kullanılan kitabın ve aynı zamanda merkez, halk, uzmanlık kütüphaneleri ve özel kütüphanelerin ortaya çıkışı, ilim ve vakıf müesseseleri gibi İslâmî kavramların etkisine bir örnektir. Ziyaüddin Serdar İslâm’ın ilk devirlerinde kitaplar ve kitapçıların gerçekten şaşırtıcı dünyasını inceliyor ve o toplumları şekillendiren kavramların çağdaş Müslüman toplumları hâlihazırdaki bağımlılık çıkmazından ve muhtemelen felaketlerden kurtarabileceğini ileri sürüyor.
İslâm’ın dünya görüşü toplum ve medeniyetin farklı düzlemlerinde bütün ayrıntılarıyla gerçekleştirildiğinde, bilginin yayılmasında bütüncül bir üst yapı oluşturan birçok kavramı bize sunar. Bilginin yayılmasında en azından beş İslâm’ı kavramın birbiriyle doğrudan ilişkisi vardır. Adalet, ilim, ibadet, hilafet ve vakf. İslâm tarihinin ilk dönemlerinin incelenmesi bu beş kavramın pratikte nasıl şekillendirildiğini ve bilgi ve ilmin yayılmasında çok ileri bir üst yapı oluşturulduğunu gösterir.
Her şeyi kapsayan bir kavram olarak ilim, İslâm’ın hemen başlangıcından itibaren müslüman halkın dünya görüşüne şekil vermiştir. İslâm, gerçekten, ilmin peşinde koşmayı dini bir zorunluluk kılmıştır. Açıkçası, Müslüman olmak ilmin geliştirilmesine, üretilmesine, kullanılıp yayılmasına kendini adamaktır. Ayrıca ilim kavramı sınırlayıcı ya da seçmeci (elitist) bir kavram da değildir, toplumun büyük çoğunluğunu muhaf tutan, sadece küçük bir azınlık için bir mecburiyet değildir. Özel bir araştırma alanı ya da disiplinle sınırlı değil fakat insan bilincinin uzandığı her boyutu ve tabiat olaylarının bütün açılarını kapsar. Gerçekten, İslâm ilm ile adl’i eşit değerde kabul eder. Bilginin araştırılması adaletin gerçekleştirilmesi kadar önemlidir. Tıpkı adl’in esasında dağıtılan hak olduğu gibi ilim de dağıtılabilen bilgidir. Biri diğerinin gerçekleştirilmesinde kullanılan bir araçtır. İslâm’ın dünya görüşünün ideal gayesi olan, tamamen adil ve hakkaniyete dayalı bir toplum kurma, dağıtılabilen (üleştirilen) bilgi aracı olmadan gerçekleştirilemez. Bilgi toplumun bütün katmanları tarafından kolayca ve yaygın olarak kullanıldığı zaman ancak adalet İslâmi bir temele oturabilir.
İlk devirlerde İslâm toplumları adl (adalet) ve ilim arasındaki bu bağın çok iyi farkındaydılar. İlk olarak Kur’an’ın ve sevgili peygamberimizin hadislerinin (sünnet) müminler arasında yaygınlaştırılması sorunuyla karşılaştılar. Müminler Kur’an nüshalarına ve sahih hadis koleksiyonlarına ulaşabildikleri zaman ancak onlardan emir ve nehiylere uygun hareket etmeleri beklenebilirdi. Bu yönde ilk adımlar III.Halife Hz. Osman tarafından atılır. O çok iyi farkındaydı ki Kur’an’ın tüm olarak ezberlenmesi ve müminleri kafa ve kalplerinde muhafaza edilmesi, gerçekten, yayılabilir ilim kavramının bir tezahürü idi. Çünkü, tıpkı Kur’an kolayca ezberlenebildiği gibi içeriği de kolayca yayılabilirdi. Bununla beraber lehçe farklılıklarını göz önüne alarak, onu (Kur’an’ı) yazılı bir biçimde korumak gerektiğini düşünür. Bu nedenle yazılı metnin korunması için ilk adımları atar.Daha sonraki adım, hadislerin araştırılmasında çok ayrıntılı bir yöntem geliştiren Hadis toplayıcı alimler (Muhaddis) tarafından atılır ve bunlar toplumun bütün kesimlerine yaygın bir şekilde ulaştırılır.
İslâm’ın ilk asrında sözlü anlatım geleneği çok yaygındı ve bilginin yayılmasının temel aracıydı. Ama çok geçmeden tamamen hafızaya güvenilemeyeceği ortaya çıkar ve yazılı notlar, ilimi talep edenler arasında elden ele dolaşmaya başlar. Nitekim bu konuda Said bin Cübeyr (öl.714) şöyle demiştir: “ İbni Abbas’ın derslerinde sayfaya, o dolunca deri kunduralarımın üzerine ve daha sonra elime yazardım”ve “Babam bana ‘ezberle, ama her şeyden önce yazıya önem ver, derslerden eve dönünce yaz, ihtiyacın olduğunda ya da hafızan unutulduğunda, elinde kitapların olur’derdi”.
Gerçekten İbni Cübeyr notlarını ne üzerine tuttu? Onun “Sayfa”sı muhtemelen bir bitkinin saplarından yapılmış papirüs ya da keçi derisinden hazırlanmış parşömendi.Bunun gibi derlenmiş notlar talebe ve hocalar arasında serbestçe değiş tokuş edilirdi. Gerçekten bu tür notlar çoğunlukla kitap hazırlanmak için biraraya getirilirdi.İbni İshak,el-Vakidi, İbni Said,el-Belazuri, Taberî ve Buharî’den gelen rivayetlere göre Urve bin Zübeyr bu tür dağınık yapraklı kitapları toplayan ilk kişidir. Ve onun talebesi Ez-Zührî (öl:742) bu tür kitaplardan o kadar çok toplanmıştı ki evinde diğer eşyalar için çok az yer kalmıştı. Bu kitapları toplama ve onları inceleme işi onu öyle meşgul ediyordu ki karısı:”Allah’a yemin ederim ki bu kitaplar canımı (eğer olsaydı) diğer üç karından daha çok sıkardı”şeklinde şikayet etmek zorunda kalmıştı. Müslümanların kütüphanelerinin ortaya çıkışı üzerine ilk araştırmalardan birini gerçekleştiren Ruth Stellhorn Mackensen Zuhrî’nin kitap koleksiyonunu Müslümanların ilk kütüphanesi olarak kabul eder ve şöyle der:”İlk yazılan kitapların sadece öğrenci notlarının koleksiyonu ve mektup biçimindeki küçük inceleme tezleri ya da daha biçimsel (formel) kitaplar-ki bunlardan pek azı kalmıştır- olsa da, bunları toplama ve bu tür metaryelleri saklamaya değer bir şey olduğunu kabul etmek, mantiken Müslümanların kütüphanelerinin başlangıcı olarak kabul edilebilir”.
Fakat bu dönemde bile kitap, düşünceler için en uygun kayıt biçimi olarak ortaya çıkar. Gerçekten, ünlü bilim adamları kitap yazmak için bir araya toplanıyor ve verdikleri derslerde not tutmak ve bunların ahenkli kitaplara dönüştürülmesini isteyen öğrenciler tarafından bu işe ikna ediliyorlardı. Bağımsızlığına son derece düşkün ve hazır cevap bir hadis alimi olan el-A’meş Ebu Muhammed Süleyman bin Mihran çokca kitap yazardı. Halife Haşim bin Abdullah ondan, Halife Hz.Osman’ın faziletleri ve Halife Hz. Ali’nin cinayetleri(!) konusunda bir kitap yazmasını bildiren bir mektup yazdığında, el-A’meş notu okur ve hemen yanındaki koyunun ağzına uzatır. Koyun da kağıdı yer ve A’meş mektubu getiren elçiye:”Ona bu şekilde cevap verdiğimi şöyle”der. Bir gün birkaç öğrenci evine gelip kendisine birkaç hadis öğretmesi için ısrar ettiklerinde nihayet dışarı çıkar. Onları selamladıktan sonra karısını kastederek: “Evde sizden daha çok nefret ettiğim bir kişi olmasaydı dışarıya sizin yanınıza çıkmazdım”der.
El-A’meş’in vefat ettiği devirde kitap, bilgi ve enformasyonun yayılmasında çok yaygın olarak dağıtımı yapılan bir araç haline gelmişti. Bunun en büyük nedeni kağıdın icadıydı. Müslümanlar kâğıt yapımını Çinlilerden öğrenirler. Müslümanlar VII. asrın ikinci yarısında Çinlilerle temasa geçtiklerinde bilimin yayılmasında kâğıdın oynayabileceği rolü çabuk kavrarlar. Kâğıt sanayini kuran ilk Müslüman şehri Semerkant’tır. 704 yılında Müslümanların hakimiyetine geçer ve Salibi Letaif el-Maarif’inde ve kazvini Ahter el-Bilad’ında bize Semerkant kağıt sanayinin oraya Çinli savaş esirleri tarafından kurulduğunu söylerler. Kâğıt sanayi kısa zamanda Semerkant’tan merkezi vilayetlere ve İslâm imparatorluğu’nun büyük şehirlerine yayılır. On yıl kadar kısa bir süre içinde kâğıt, papirüs ve ve parşömenin yerini alır ve yazılı bilgi aktarımında asıl araç haline gelir. Gerçekten bu yeni endüstri bu yüzyılın sonunda o kadar inkişaf eder ki resmi dökümanlarda parşömenle kâğıt yer değiştirir.
Kâğıt üretimiyle birlikte, kitap üretimiyle ilgili diğer sanayi dalları da hızla gelişir. Bu dönemde değişik renklerde mürekkep hazırlanması, yazı ve resim aletleri teknolojisi gözle görülür bir şekilde tekamül eder. Kitap ciltçiliği de ileri bir dereceye ulaşır. Esasen, siltçilik oldukça kabaydı. Kitaplar ham deriyle ciltlenir ve üzerine kireç serpilirdi. Cilt çok sert ve katı olurdu. Bununla birlikte Kufe’deki bir buluş daha etkili bir deri kaplama yöntemi geliştirir. Bu yöntemde hurma kullanılır ve deri daha yumuşak ve kullanışlı hale gelirdi. Aynı zamanda ciltlerin süslenmesinde yeni ustalıklar ve kitap tezhibinde yeni teknikler geliştirilir. En büyük sonuç sadece bakması nefes kesen bir kitap değil, aynı zamanda gerçek bir sanat eseridir. Hatta bize kadar ulaşan en eski Arap ciltlerinin kenarlarına basılmış zarif motifleri ve ortada koruyucu bir kılıfı vardır; sadedirler ama kendilerine özgü bir zarafet ve güzellikleri vardır. Daha sonra imal edilen kitapların fevkalade süslemeleri ve bir renk cümbüşü olan çok hoş tezhipleri vardır.
Bu yüzden İslâm’ın doğuşundan sonra bir asırdan fazla bir sürede, kitap endüstrisi o kadar gelişir ki Müslümanlar gerçek anlamda “Kitap Ehli” olurlar ve okuma –kutsal (soylu) okuma (Kur’an) değil- en önemli meşguliyet ve eğlence haline gelir. Okumayla Kur’an arasındaki bağlantı önemlidir: İlmi aramanın bir ibadet şekli ve ilimle ibadetin aynı paranın iki yüzü olduğu anlayışını güçlendirir.
Hayli ilginç bir dururmdur ki daha sonraki iki asırda kitap endüstrisi İslâm dünyasının her köşesine yayılır. Sultanların kütüphaneleri, halk, uzmanlık ve özel kütüphaneler –küçükleri camilere bitişik, büyükleri şehirlerin merkezinde – kitap dükkanları, pazarların özel bölümlerinde olmak üzere ve kitapçılar, yazarlar mütercimler kitapları kopya ederek çoğaltanlar, müzehhipler, kütüphaneciler, kitap alıp satanlar; öyle görülüyor ki bütün İslâm medeniyeti kitabın etrafında inkişaf etmektedir. İbni Cemme’yi dinleyelim:1273’de “Âlimlerin Araçları Olarak Kitaplar “adlı eserini yazarken “kitaplar ilimle ilgili bütün işlerde gereklidir. Bu nedenle, bir talebe mümkün olan her durumda onları elde etmeye çalışmalıdır. Satın almaya veya kiralamaya ya da ödünç almaya bakmalıdır. Çünkü kitap edinme yollarıdır bunlar. Bunun yanında çok sayıda kitabı edinmek, toplamak ve mülkiyetinde bulundurmak bir talebenin ilim irfan öğrenirken tek isteği olmamalıdır” Ve ayrıca: “Satın alabileceğin kitapları kopya ederek sıkıntıya düşme. Zamanını kitapları incelemeye ayırmak onları kopya emekten daha önemlidir. Ve satın alabileceğin ya da kiralayabileceğin kitapları ödünç almakla yetinme. Bundan başka, eğer hem ödünç verene hem de alana bir zarar verilmezse, başkalarına ödünç kitap vermek tavsiye edilmiştir. Bazı kişiler ödünç kitap almaya karşı çıkarlar fakat öbür türlü davranış daha doğru ve tercihe şayandır. Çünkü başka birine bir şeyi ödünç vermek tavsiye edilmiştir. Çünkü başka birine bir şeyi ödünç vermek hürmete layık bir iştir ve ödün kitap verilmesi durumunda ilave olarak bilginin artmasını sağlar”.
İslâm medeniyetinde ödünç kitap vermek moda gibi bir şey olmuştu. Bu yüzden hemen hemen her büyük şehirde kütüphaneler açılmıştı. İlk başlangıçta halifenin muhteşem kütüphaneleri vardı. Emevi ve Abbasi halifelerinden İspanya Emevilerine kadar, Mısırlı Fatimiler, Halepli Hamdaniler, İranlı Buveyhiler, Buharalı Samaniler, Gazne hükümdarları ve Hindistan’da Moğalların, hemen hemen bütün hanedanların hepsi hükümet merkezi olan şehirlerde büyük kütüphaneler kurmuşlardır.
George Makdisi’ye göre kütüphaneleri isimlendirmede terkip olarak altı terim kullanılmıştır. Bunlardan üçü yer belirtir: Beyt (Oda), Hizana (Bölme) Ve Dar (Ev); ve üçüde muhtevaya işaret eder: hikmet, ilim ve kütüp (kitaplar). Bu kelime ve kavramlar birleşerek kütüphane isimleri belirten yedi terim oluştururlar: Beyt el- Hikme, Hizanet el- Hikme, Dar el-İlm, Dar el-Kütüp, Hizanet el- Kütüp ve Beyt el-Kütüp. İki tane daha ilave edilebilir. Beyt el-İlm ve el Hizanet el- İlmiye. Bu terkiplerin hepsi gerçekten kullanılmıştır. Bu nedenle büyük kütüphanelerin çoğunun Beyt el-Hikme ve Dar el-Hikme gibi isimleri vardır ve ekseriya bu terimler birbirleriyle değişebilir. Şüphesiz ki bu kütüphanelerden en ünlüsü, bir araştırma enstitüsü kompleksi, kütüphane ve çeviri bürosu olarak, Abbasi halifesi Harun Reşit tarafından 830’da Bağdat’ta kurulan Beyt el- Hikme’dir. Bu kütüphaneyi süsleyen, yunanca ve Sanskritçe gibi dillerden yapılan çevirilerden birçoğunun listesi İbnü’n Nedim’in Fihrist’inde ve Hacı Halife’nin Keşf’inde bulunmaktadır. Harun Reşid’in oğlu Halife Me’mun el- Reşid’in, ilk Müslüman filozof el-Kindi gibi saygı değer âlimleri Aristo’nun eserlerini Arapçaya çevirmek üzere görevlendirdiği belirtilir. El Kindî’nin kendisi Beyt el-Hikme’de bulunan, tıp ve felsefeden müziğe kadar birçok konuda nerdeyse 300’e yakın kitap yazmıştır. Me’mun çevirmenleri cömertçe mükafatlandırılır ve teşvik olsun diye her çeviriyi mühürler ve imzalardı. Aynı zamanda, Me’mun, çok nadir bulunan ve tek nüsha olan eserleri toplamak için Hindistan, Suriye, Mısır gibi uzak yerlere adamlarından birçoğunu gönderir. Ünlü fizikçi Huneyn bin İhak Kitab’ül-Burhan’ı aramak için Filistin’e seyahat yapar. Beyt el- Hikme’nin personeli arasında Müslim ve gayrimüslim ünlü birçok âlim vardır: Kutsa, bin Luka, Yahya bin Adi ve Hintli fizikçi Duban ve daha başkaları… ünlü Müslüman matematikçi ve Cebrin kurucusu Musa el- Harizmi de Beyt el-Hikme’de çalışmış ve meşhur kitabı Kitabı el-Cebir ve’l-Mukabile’yi orada yazmıştır. Beyt el-Hikme XII. yüzyıla kadar İslâm dünyasında kütüphane olarak devam etmiştir.
Burası Selçuklu Sultanı Melik Şah’ın hükümetinde Vezir-i Azam olan Nizamü’l-Mülk tarafından 1065’te kurulan Nizamiye Medresesinde kütüphaneydi. Nizamiye kütüphanesindeki kitap koleksiyonu çoğunlukla bağış yoluyla toplanmıştı. Örneğin; Tarihçi İbnü’l-Esir bize Muhibbeddin bin en-Neccar el-Bağdadi’nin şahsi iki büyük koleksiyonunu kütüphaneye miras bıraktığını anlatır. Halife en-Nasır kendi koleksiyonundan binlerce kitabı Nizamiye kütüphanesine bağışlar. Bu kütüphaneyi gezen meşhur ziyaretçiler arasında, uluslar arası hukuk alanındaki kitabı Siyer el- Mülük’ü klasikler arasında sayılan Nizamü’l-Mülk et-Tusi (öl:1092) de vardır. Et-Tusi Bağdat’ı ziyareti esnasında zamanının çoğunu Nizamiye kütüphanesinde geçirir. Nizamiye düzenli olarak personeli arasında cazip maaşlar alan kütüphanecileri istihdam ederdi. Nizamiyenin ünlü kütüphanecilerinden bazıları da Ebru Zekeriya et-Tebrizi ve Yakup bin Süleyman el-Askeri’dir. 1116 kütüphane büyük bir yangın atlatır ve Halife en-Nasır’ın talimatlarıyla yeni bir bina inşa edilir.
Bunun yanında, Bağdat’ta, Halife Müstansır Billah 1227’de temelini attığı şahane medrese müstesna bir kütüphane kurar. Müstansırıyye Medresesi ki Tigris yakasındaki kalıntıları hala durmaktadır, kendine bağlı bir de hastanesi vardır. Kütüphane hem Medrese hem de hastahane olarak hizmet verirdi. Ünlü Seyyah İbni Batuta Müstansırıyye Medresisi 800.000 ciltlik bir koleksiyona sahip olur.
Fakat mükemmel kütüphaneleriyle övünmede Bağdat yalnız değildir. Hemen hemen İslâm dünyasındaki her büyük şehrin beyt el-Hikme ya da darel-ilm olarak adlandırılmaya layık bir kütüphanesi vardır. Kahire, örneğin, Fatimi sulatnı el-Aziz İbnü’l-Muiz tarafından kurulan fevkalade bir kütüphane olan Hazain el-Kusu’a sahipti. Kırk kadar odada 1.6 milyon üzerinde kitap çok ileri bir sınıflandırma sistemi kullanılarak depolanmıştı. Kahire’de 1005 yılında 6. Fatımî Halifesi el-Hakim tarafından kurulan bir beyt el- Hikme’ye sahipti. Halifenin şahsi koleksiyonu da olmak üzere muazzam bir kitap koleksiyonu vardı.Herkese açıktı ve herkese ücretsiz yazı malzemesi verilir, zamanını kitap incelemekle geçirenlere de yatacak yer, yemek burs sağlanırdı. Ama kütüphanelerin tek patronu halifeler değildi. Daha küçük sultanlar da aynı şekilde kütüphane kurma işiyle meşgul olurlardı. Örneğin, Buhara sultanı Nuh bin Mansur’un kütüphanesi, büyük filozof ve bir tıp adamı olan İbnî Sina’nın aşağıdaki sözleriyle şöyle tasvir edilir. “Nuh bin Mansur’dan kütüphaneyi ziyaret etmek için rica edip izin aldıktan sonra, oraya gittim ve sandıklarda paketlenmiş kitaplarla dolu çok sayıda oda gördüm. Bir odada filoloji ve şiirle, diğerinde hukukla ilgili eserler bulunuyor ve bu şekilde devam ediyor, her ilim dalıyla ilgili kitaplar kendileriyle ilgili odada muhafaza ediliyordu. Daha sonra eski yazarların katoloğunu okudum ve orada aradığım her şeyi buldum. Birçokları tarafından isimleri bilinmeyen ve benim de şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım kitaplar gördüm”. Nuh bin Mansur büyük alim Sahib bin Abbad’a Semerkant vezirliğini teklif ettiğinde, o kitaplarını Semerkant’a nakletmek için 400 deve gerekeceğini söyleyerek bu teklifi reddeder. Sultan işin güçlüğünü anlar ve özrü kabul eder. Nuh bin Mansur gibi bu devirin bir çok sultanı son derece kitap hastasıydılar. Örneğin; Buveyhi hükümdarlarından biri, Adud ed- devle’nin kütüphanesi geniş bir kadro tarafından yönetiliyordu ve bunun detaylı bir tasvirini yapan, ünlü coğrafyacı Makdisi’yi çok etkilemişti. Kütüphane el-Hariri zamanına kadar (ö.1122) ayakta kalmıştır.
Allah’ın bir emaneti olarak kabul edildikleri için merkezi kütüphaneler tamamen halkın emrine amade idi ve bundan dolayı da gerçekten halk kütüphaneleriydiler. Kütüphaneyi kullanmaya davet edilen her sınıf ve muhitten insana açıktılar ve bunlara da istedikleri el yazmasını okuma ve kopya etme izni verilmişti. Ayrıca, bu kütüphaneler sadece kitap deposu değil, fakat tam anlamıyla çalışma (araştırma) kütüphaneleriydiler. Yoğun araştırma programı dışında, aynı zamanda tartışma, konferans, müzakere ve diğer entelektüel halk etkinlikleri için toplantı odağı idiler. Gerçekten, X. Yüzyılda kitap hastası en-Nedim’in ünlü kitabındaki el yazmalarının birçoğu Beyt el-Hikme’den kopya edilmişti. Bu konu, 60.000’in üzerinde kitap ismi zikreden en-Nedim’in Fihrist’inin gerçekten Beyt el-Hikme’nin kataloğu olabilceğini öne süren birçok orjinalistin zihnini karıştıran (şaşırtan) bir noktadır.
Halkın kitaplara kolayca ulaşabilmesini ve kütüphanelerdeki el yazmalarını inceleyip kopya edebilmesine uygun kolaylık sağlamak için bu kütüphanelerin plan, tertip ve mimarisi için hayli kafa yorulmuştur. Şiraz, Kahiye ve Kurtuba’dakiler gibi bu kütüphanelerin çoğu kendine özgü bir şekilde plânlanmış, değişik amaçlı bir çok odaları, kitapların muhafaza edildiği rafları olan galerileri, ziyaretçilerin oturup kitap okuyabilecekleri ve halka açık konferans ve tartışmaların yapılabileceği, bazı durumlarda müzikli eğlence odalarının da dahil olduğu odalara sahip olan binalarda kurulmuştur. Bütün odalar zengin ve konforlu bir şekilde döşenmiş ve zemin, okuyucunun, üzerinde rahat bir şekilde oturup okuyabileceği halı ve hasırla kaplanmıştır. Pencere ve odaları kaplayan ağır perdeler hoş bir atmosfer oluşturup, odaları uygun bir ısıda tutardı. Tarihçi Yakut’un yaptığı Adud-ed Devle kütüphanesinin tasviri bu müesseselerin tertibi güzel ve genel bir izlenim verir: “ Kütüphane kemerli büyük bir oda ve buna ekli odalardan ibarettir. Sultan, büyük oda boyunca depo olarak kullanılan bölümler, hemen hemen insan boyunca yükseklikte ve üç yarda (3x0.9144=2.74 m.) genişlikte, yukarıdan aşağıya oymalı ağaçtan rafları olan iskeleler yaptırmıştır. Kitaplar raflarda sıralanmıştır ve her bilim dalı için ayrı bölmeler vardır. Bütün kitapların isminin yazılı olduğu kataloglar da vardır. Bağdat’ın Beyt el-Hikme’si gibi daha büyük kütüphanelerin yazıcılar, ciltçiler ve kütüphaneciler için aynı odaları vardır. Çok kapsamlı bir araştırma olan “Dünyada Belli Başlı Büyük Kütüphaneler” adlı eserinde S.M. İmadüddin Müslümanların tarihî kütüphanelerin “Merkezî bir noktadan bütün kütüphanenin görülebilecek bir şekilde plânladığını göstermektedir.” demektedir. Bu nedenle okuyucular kolayca kitaba ulaşabilirdi.
Böyle müesseselerin kütüphanecileri müstesna bir şekilde yüksek kabiliyetliydiler. Fihrist, bir zamanlar Beyt el-Hikme’de kütüphane müdürü olarak hizmet veren üç kütüphaneciyi – her üçü de ünlü bir yazar ve Yunanca ve Farsça eserleri çeviren kişiler – zikreder. Subur’daki kütüphane bir bilim adamı olan ve bilim çevrelerinde hayli nüfuza sahip olan el-Murtaza tarafından yönetiliyordu. Kahire’deki Darü’l-ilm, hukuk alanındaki kavrayışı ile şeşhur olan fakih Abdülaziz tarafından idare ediliyordu. Bu meslek, erbabına büyük bir nüfuz ve oldukça iyi bir maaş sağlıyordu. En-Nedim Fihristin’de, toplumdaki yüksek mevkileri ve ilimleri nedeniyle Beyt el-Hikme’nin yöneticilerine açıkça gösterilen kıskançlık işaretlerini belirtir.
Merkezî kütüphanelerin dışında, sayısız halk kütüphaneleri de vardır. Merv gibi bir şehirde, büyük seyyah ve coğrafyacı Yakut 12’den fazla kütüphane sayar. Şehirdeki üç yıl ikameti boyunca hazırladığı coğrafya sözlüğü için gerekli malzemenin büyük bir kısmını toplar. Ödünç kitap alımında o kadar çok kolaylıklar gösterilir ki bir defasında 200 cilt almıştır. Bağdat, Şam, Kahire,Kurtuba, Fez, İsfahan, Lahor, Delhi, Semerkant gibi büyük şehirlerinde olduğu kadar küçük şehirlerde de çok sayıda halk kütüphanesi vardı. Bu kütüphanelerin çoğu devletten tahsisat (para yardımı) alıyordu. Bazıları da ilmin yayılmasını amaçlayan şahıslar tarafından kurulmuş vakıflarca destekleniyordu. Coğrafyacı el-Makdisî bize, onuncu yüzyılda Basra ve Ramhürmüz’ün merkezî kütüphanelerine gelen ziyaretçilerin, araştırmaları için malî yardım aldıklarını anlatır. Buna ilâveten Basra kütüphanesinin, kendisinden mutezilî fikir ve düşünceleri öğrenebileceğiniz, devamlı çalışan bir profesörü vardır.
Halk kütüphanelerine ilâveten, fen ve edebiyatın değişik bölümlerine hizmet vermek için özel kütüphaneler de kurulmuştu. Bundan dolayı hastahenelerde tıp kitapları koleksiyonları, rasathanelerde matematik, astronomi ve astroloji üzerine eserleri, cami ve okullarda din ve hukuka ait yazmaları bulabiliriz. Gerçekten, hemen hemen her sosyal, kültürel ve ilmî kuruluş zengin bir kütüphaneye destek veriyordu.
Merkezî kütüphaneler ve halk kütüphanelerinden başka binlerce şahsî kitap koleksiyonu vardır. Abbasiler döneminde, Bağdat’ta,Yahya bin Halit el-Bermekî’nin özel koleksiyonu en zengini olarak bilinirdi. Bu kütüphanedeki her cildin üç kopyası vardı ve Beyt el- Hikme’deki nadir eserlerin çoğu da orada bulunuyordu. Onbirinci yüzyılda, büyük koleksiyoncu ve yazıcı Mahmud ed-Devle bin Fatik’in kütüphanesi bin Fatik’in bütün zamanını kütüphanesinde okuyarak ve yazarak geçirmesi nedeniyle ün salmıştı. Aile efradı kendilerini o kadar ihmal edilmiş hisseder ki, öldüğünde kızgınlıkla kitaplarını darmadağın etmeye teşebbüs ederler. Dokuzuncu yüzyılın ünlü âlimi el-Vakıdî’nin Bağdat’tan Tigris’e taşınması için 600 sandık ve 120 deve gerekmiştir. Kitap koleksiyoncuları kütüphane kurmak ve âlimleri bunları kullanmaya davet etmekle iftihar ederlerdi. Gerçekten bu iş o zamanın başlıca modasıydı. Müslüman kütüphanecileri literatüründe sık sık anlatılan bir fıkra, özel koleksiyoncuların, hatta okuma yazma bilmeyenlerin, kütüphanelerini kurmada ulaştıkları dereceyi bize gösterir. Tarihçi Mekkarî,el-Hadramî’nin şöyle dediğini rivayet eder:
“Bir zamanlar Kurtuba’da bir müddet ikamet ederken iştiyakla elde etmek istediğim bir eseri bulmak ümidiyle her gün kitapçılar çarşısına giderdim. Bu işe bir müddet devam ettim ve bir gün aradığım şeyi, zarif bir şekilde yazılmış ve güzel bir yorumla anlatılmış çok güzel bir kopyayı tesadüfen buldum. Onun için hemen açık artırmaya girdim ve artırmaya devam ettim. Fakat büyük bir hayal kırıklığıyla, her verdiğimden daha fazla fiyat istediğine tanık oldum. Bu işe şaşırmış bir vaziyette tellala yaklaştım ve ondan, kitabın gerçek değerinin çok üstünde bir fiyatla beni geçen kişiyi göstermesini istedim. Bana yüksek tabakadan bir adamı gösterince ona yaklaşarak dedim: ‘Allah seni yüceltsin! Eğer bu kitabı mutlaka almayı arzu ediyorsanız ondan vazgeçeyim. Çünkü karşılıklı artırmamızdan dolayı fiyatı gerçek değerinden çok yukarı çıktı.’ O şöyle cevapladı:’ Ben ne çok bilgili biriyim, ne de kitapların içeriğinin ne olduğunu biliyorum ama yeni bir kütüphane kurdum ve maliyeti ne olursa olsun, onu kasabamızın en tanınmış kütüphanesi hâline getireceğim. Orada tam da bu kitabın dolduracağı kadar bir yer var. Güzel yazıldığı ve zevkle ciltlendiğinden dolayı hoşuma gitti ve neye mal olacağı da önemli değil. Çünkü Allah bana büyük bir kazanç verdi.”
Özel birçok kütüphane, gelen bilginlere malî yardımda bulunurdu ve birçok kütüphane de sahipleri tarafından vakfedilirdi. Ali bin Yahya el- Müneccim Hızanat el-Hikme olarak adlandırıldığı kütüphanesindeki kitapları incelemeye gelen ziyaretçileri bizzat karşılar ve onlara yemek verip yatacak yer gösterirdi. Makdisî’ye göre “Cafer bin Muhammed el-Mevsulî’nin Darü’l- İlm’inde, kitaplar ilim öğrenenlerin kullanması için vakfedilmişti; hiç kimsenin kütüphaneye girmesi engellenmiyordu ve araştırma için ne zaman bir yabancı gelse, eğer maddi zoruklar içindeyse o ( Mevsulî) ona kâğıt ve para verirdi.”Burada kitaplar istisnasız bütün araştırmacıların kullanması için vakfedilmiştir ve onlara kişilere özel olarak ayrılmış malî yardım yapılırdı.” (Kolejlerin Yükselişi, Edinburg Üniversitesi Yay. 1981,s. 26)Kitaplara ve kütüphanelere olan böyle bir dağınıktır ki, Ruht Stellhorn Mackenze’nin sözleriyle, Müslümanlara”kütüphaneyi daha önce görülmeyen büyüklükte” bir müessese olarak geliştirme imkânı vermiştir. Yakın zamana kadar kütüphaneler İslâm topraklarındaki gibi kitaplarla dolu ve yaygın bir şekilde himaye görmüyordu. (Müslüman Kütüphanelerinin Tarihî Arka plânı, Amerika’da Sami Dilleri ve Edebiyatları Dergisi, No: 51, ss. 114-125, 1935.)
Kitaplara karşı böyle yoğun bir ilginin çok canlı bir kitap ticaretine neden olması çok şaşırtıcı olmasa gerektir. Devlet, savaşta kullanılabilecek silâhlar ve at ticareti yanında kitap motiflerinde süsleme ve kitap ticaretini teşvik ediyordu; kitaplar İslâm dünyasının baştan sona her tarafında vergiden muaftı. Sonuç olarak, devletlerarası ticarette sadece temel ihtiyaç maddeleri kitap satıcıları, gayrimüslim toprakları dahil olmak üzere çeşitli ülkelere seyahat ederlerdi. Hemen hemen her camiye bitişik küçük bir kitapçı kulübesi vardı. Fakat Hüdabahş’ın söylediği gibi, İslâm’ın altın çağlarında bütün kitapçıların küçük olduğunu söylemek yanlış olurdu. (İslâmi Araştırmalar, Lahor, Sind Sagor Akademisi Yay.) Gerçekten, büyük kataloğu Fihrist’te adı geçen kitapların bulunduğu Nedim’in kütüphanesi tek başına, kendini “dünyanın en büyük kitapçısı” olarak tanıtan Londra’daki Foyles’den birkaç defa daha büyük olması gerekir. Bu yüzden, tarihçi Yakubî bize bu dönemde sadece Bağdat’ta 100’ün üzerinde kitapçı olduğunu söylerken, küçük kitapçılardan Nedim’inki gibi muazzam kitapçılara kadar her boy kitapçıdan söz eder. Hemen hemen, klâsik dönemin bütün İslâm şehirlerinde merkezî pazarlarda kitap satıcıları için ayrılmış bölümler –Suk el-Varakan-(Kitapçılar Çarşısı) vardı. Özellikle Bağdat, Kahire, Kutuba, Sevilla ve Semerkant’ın kitap pazarları ünlüydü.
Kitapçılara ilâveten, bu dönemde Müslüman tarihçilerin gözünden kaçmış gibi gözüken başka bir müessese vardır. Bu, icare müessesesidir. Hukukî bir terim olarak icare, başka bir şahsa ait bir şeyin kullanılması için ödenen bedel karşılığında verilen izin anlamındadır. Kitapçılığın özel ıstılahında, sadece ödünç vererek ticaret yapan kütüphaneler değil, aynı zamanda kitap neşriyat merkezi olarak da hizmet verirlerdi. İshak bin Nusayr el-Abbadî, genç ve yoksul iken, Bağdat’ta her akşam bir kitapçıya gider ve kopya etmek için kitabın birini verir, diğerini ödünç alırdı. Ne zaman ki kitapçı kendisine, borcu olan kira ücretini ödemesini ister, İshak ona, biraz para kazanıncaya kadar sabırlı olmasını söyler. İshak’ın icare sahibine hiç para ödeyip ödemediğini bilmiyoruz ama birkaç yıl içinde kendisine ait göz kamaştırıcı bir kütüphanenin sahibi olur.
Muhteşem sultan kütüphaneleri,bağış eserlerle fevkalâde zenginleşmiş, halk ve uzmanlık kütüphaneleri, icareler ve çok canlı kitap ticaretine rağmen, İslâm âlimlerinin kitaba olan istek ve iştahı doymak bilmiyordu. El-Birunî’nin, Mani’nin Şifr el-Esrar’ının bir nüshasını arayıp bulmak kırk yıl sürer.İbni Rüşd bazı felsefî problemleri çözmek için birkaç mutezilî esere başvurmak ister ama onları bulmayı başaramaz. Tevhidî’nin bir rivayeti bir rivayetine göre, Ebu Bekr el-İhşid, Cahız’ın Kitabü’l-Fark Beyne’n-Nebi ve’l-Mütenebbî adlı eserinin bir nüshasını aramaktadır ve yıllar süren aramaya rağmen onu elde edemez. Daha sonra hacca gider ve Mekke’de kaldığı sürede, Arafat’ta, bu kitabın bir nüshası için yüksek sesle anons yapan bit tellal kiralar, Arafat’taki haccın dünyanın her tarafından gelen Müslümanların en büyük toplantısı olmasına rağmen, Ebu Bekr çok arzuladğı bu kitabı bulmayı başaramaz.
İslâm kütüphaneciliği ve kitap ticareti tarihinin bu kısa analizi, klâsik dönemde İslâm medeniyetinde bilginin yayılmasında alt yapının nasıl doğal olarak geliştiğini gösteriyor. Bir bakıma, sevgili Peygamberimiz S.A.V.’in Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra yüzyıldan daha az bir zamanda, kitabın, bilgi ve kültürün yayılmasında kendini kolayca ulaşılabilen temel bir araç olarak kabul ettirmesi hayli şaşırtıcı bir olaydır. Bununla beraber, ilk Müslümanların fert, toplum ve medeniyet düzleminde kullanmış oldukları ilim, vakıf ve ibadet gibi kavramların perspektifinden bakıldığında, İslâm’ın ilk asırlarında kitabın olağanüstü yayılması o kadar şaşırtıcı görünmüyor. Gerçekten, toplumun bütün katmanlarında yeniden gerçekleştirilseydi, İslâm’daki bu kavramlar, katmanları arasında büyük uçurumlar olsa bile bu toplumda bilginin yayılması için bir alt yapı oluştururdu. İslâm’ın eskimez kavramları gerçek bir dünya içindir, idealize edilmiş bir toplumda uygulanmazlar ve / veya çok fazla bir anlamları da olmaz. İslâm’ın ilk devirlerinde, mezhepçilik – birçok mezhep birbiriyle sürekli çatışma hâlindeydi ve gerçekten birçok kütüphane bazı mezheplerin görüşlerini yaymak için kurulmuştu- tefrika ve siyasal bölünmeler dahil ciddî birçok sorunları olan bu çekişmelere rağmen, kavramlar kalıbı, İslâm medeniyetini zirveye ulaştıran, bilgiye dayalı bir altyapı oluşturabilmiştir.
Çağımızda İslâm ümmeti, müstemleke olma, dar görüşlülük, körü körüne bir kadercilik, ekonomik ve çevre felaketleri de dahil olmak üzere, ilk Müslümanlarınkinden daha büyük problemlerle karşı karşıya gibi görünüyor. Bu şartlarda, İslâm’ın eskimez kavramlarını yürürlüğe koymak daha da anlamlı olur. Klâsik dönem Müslümanlarını budalalık ve birbirleriyle kavga etmekten uzak tutan etken önemli İslâmî kavramların iyice özümsenmesidir. Ve bu kavramların evrensel ve ebedî doğruluğa (değer) sahip olduğu için, ancak bu kavramların geçerli kılınması çağdaş İslâm ümmetini uzaktan çok korkunç gözüken kesin felaketlerden kurtarabilir. İslâm ülkeleri, ancak, entelektüel kuvvet modelini oluşturabilir ve güzel sonuç ümmetin çağdaş problemlerinin çözülmesiyle hasıl olur.
Hece, Sayı:8,9.
Çeviri: Mustafa BOZDEMİR
Yorum (1)
... Yazan: seyfettin deliormanlı , November 11, 2009
ey azizler,ne günlerden ne günlere gelinmiş,son 100 yılda arapçaya batı dillerinden yapılmış çeviri sayısı,sadaca İspanyanın bir yıllık çeviri kitap sayısının üçte biri,yani arap dünyası, Hugo'dan Dostoveyski'den,Shakespear'den habersiz.geçen gözüm arapların yazdığı kişisel gelişim kitaplarıa takıldı,hala 1920 lerin A.Carrell'dan referans veriyorlar, Bir milyar 400 milyonluk İslam dünyası nda okunan kitap sayısı,1oo milyonluk İtalaya kadar değil,.İslamın zirvesi Endülüstü Osmanlı değil, Osmanlı Köylü bir toplumdu,kitap halka malolmamıştı,halk isalmının okunan dört beş kitabı vardı ki,bunların da düzeyi malum seviyeydeydi,ne diyelim ey gazi hünkar,hala o alışkanlık sürüp gidiyor,biz yine şenlikoğlu,günbay,fethullah okuyalım,çok bilginlerimiz de Bina okumaya devam etsinler(İlhami Güler Hocanın kulağını çınlatalım,Mevlam sonumuzu hayreylesin.amin...