Anasayfa  |   Dinleti  |   Kitaplık  |   Sanattan Yaşama  |   İletişim  
Anasayfa
Kuran Mektebi
Felsefi Bakış
Makaleler
Göller Ülkesinde Bir Ada
Kitap Tahlilleri
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Basından
Söyleşiler
Kültür Sanat
Tozlu Sayfalar
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Çocuk ve Genç Mektebi
Düşünce-Analiz

Site İçi Arama




Mustafa SEKİLİ
Din ve Bilim
Düşünce-Analiz
Kamil KOÇ
Sanat Nedir? Hareketli Görüntünün Teorik Çerçevesi
Sanat
Kamil KOÇ
Sanat Nedir II
Sanat
Ali ŞERİATİ
Sevgi Aşktan Üstündür
Tozlu Sayfalar
Irvin YALOM
Annem ve Hayatın Anlamı
Öykü
Mustafa SEKİLİ
Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi [Görüntülü]
Söyleşiler
Mustafa SEKİLİ
Âsaf HÜSEYİN ile Söyleşi
Söyleşiler
Mehmed ÂKİF
Sabır
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Halime TOROS
Harezmi
Göller Ülkesinde Bir Ada
Prof. Dr. Fuat SEZGİN
İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri
Makaleler
Paul TİLLİCH
İman ve Akıl
Düşünceler
Yasin YARAR
İçimizde Duran Hakikatin Hayat Üreten Yüzünü Perdeleyen Korku
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Ahlaki-Vicdani Tükeniş
Düşünce-Analiz
Prof. Dr. İlhami GÜLER
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Düşünce-Analiz
Hülya DURMUŞ
Shakespeare'in Üç Oyunu ve Şiddet Çeşitlemeleri
Tiyatro
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Kenar Mahalle Köpeği
Sinema
Prof. Dr. İlhami GÜLER
İran İzlenimleri
Deneme
Özdemir ASAF
Geldim
Şiir
Tunku Hasan Dİ TİRO
Özgürlüğün Bedeli
Tozlu Sayfalar
  Anasayfa arrow Düşünce-Analiz arrow Dinlerin Şehirleşme Kabiliyeti
Dinlerin Şehirleşme Kabiliyeti

Prof. Dr. Şaban Ali DÜZGÜN

1. Şehre/Medeniyete Giden Yol:
İslam Öncesi Dinsel Geleneklerin Eleştirisi


 Metinde din terimini, Doğu Dinleri olarak tasnif edilen Hinduizm, Budizm, Taoizm ve Batı Dinleri olarak kabul edilen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam (İbrahimi dinler) arasında bir ayrım yapmadan, Kur’an’ın Şûra 42: 13’de işaret ettiği anlamda kullanıyorum. İlgili ayette Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve Hz. Muhammed’e yeryüzünde ‘ed-din’i hakim kılmaları emredilmektedir. Ayette anılan peygamberler ulû’l-azm (zor işlere talip olan ve tarihte kırılma yaratan) peygamberlerdir ve temel görevleri yeryüzünde ‘din’in hâkim kılınmasıdır. Onlara emredilen şey, kendi dinlerini yani Müslümanlığı, Yahudiliği, Hıristiyanlığı değil, harfi-i tarif alınış haliyle temel evrensel ahlak ilkelerini içeren, din denilince akla sadece kendisi gelen Allah’ın “din”ini hâkim kılmaya çalışmaktır. Bu dinin çoğul hali yoktur. O bütün peygamberlerin mesajlarının omurgasını oluşturan normları içeren ana gövde ve kaymaktır. Farklı dinler, bu ana dinin farklı modelleridir. Farklı dinler tarihsel süreç içerisinde bu özlerin kendisini şeri’at olarak bir tekâmül sürecine sokmasından ibarettir. Hz. Peygamber: “Biz peygamberler, babaları bir anaları ayrı kardeşleriz.” demektedir. Baba, temel ilkeler, ana ise içinde yaşadıkları çevreyi tanımlar. Dolayısıyla farklı kültür ve coğrafi iklimlerin kucak açarak analık yaptığı peygamberler, o topraklara ve kültüre aynı temel ilkeleri ekme gayreti içinde olmuşlardır.

Şehirleşme bağlamında bu dini gelenekleri değerlendirdiğimizde şu gerçekle karşılaşırız: Yerleşik bir kültür ortamında oluşmamış olan ve bir şehir mantığı içinde kendini organize etme imkânı bulamayan dinler, son derece tekelci davranmakta ve despotluk eğilimi göstermektedir.

Bu varsayımımızın en belirgin örneği Yahudiliktir. Yaşam dinamiklerini sürekli sürgün halinde oluşturan Yahudiliğin kuralları, tepeden tırnağa sürgün olmanın yarattığı bir mantıkla ve savunma psikolojisiyle geliştirilmiştir: Yasakçı, tekelci, dışlayıcı, yabancılaştırıcı vs. bu mantıkla oluşturulan bütün seremoniler ve kurallar bizzat Tanrı tarafından lanetlenmektedir. Şehir hayatına geçtikten sonra da bu alışkanlığı devam ettiren Yahudi kültürü, kendi dışındakilere hayatı dar etmiş, yaptıklarına karşılık da başka kudretlerin eliyle cezalandırılmak suretiyle döngüsel bir cezalandırmanın hem aktörleri hem de kurbanları haline gelmişlerdir.   Din’in en temel unsurunu tekelleştirmeyle başlayan bir sapmadır bu. Yahudilere sorarsanız, Tanrı kimin Tanrısıdır? Alacağınız cevap: “Tabiî ki, Yahudilerin Tanrısıdır.” şeklinde olacaktır. Kabile mantığının bu kabule sindiği görülecektir. Tanrı, bir partinin başkanı gibi, sadece kendilerine ait, sadece kendilerini korumakta ve diğer milletlere düşmanlık etmektedir.

Dönemim emperyal gücü Roma’nın kolonisi Filistin’de doğan ve politik olarak Roma, dinsel olarak da Yahudilik arasına sıkışan Hıristiyanlık, bu doğuş ortamının genetiğine işlediği gerilimi, bütün tarihi boyunca hissedecektir. Hatta denilebilir ki, nasıl sürgünler Yahudiliğin tarihi ise, bu doğuş ortamının yarattığı din ve siyaset arasındaki gerilim de Hıristiyanlığın tarihidir. Bu tarihsel mirasın, dinin doğduğu ortamdaki gerilimin bir bakiyesi olduğu unutulmamalıdır. Hıristiyanlığın bir şehir yahut medeniyet kültürü yaratma konusunda Yahudiliğe göre daha başarılı olmasında, bu diyalektiğin yarattığı sentez arayışlarının büyük etkisi vardır. Ancak yaratılan medeniyet ve şehir, Aliya İzzet Begoviç’in ifadelerini kullanırsak, kültürsüz bir medeniyet idi. Bu kültürsüzlük durumu Batı’nın yarattığı medeniyet ve şehir içinde, sürekli ‘öteki’lerin varlığıyla ayakta durmayı ve kendini sürekli başkalarının yokluğuyla var kılmayı amaçlayan, ölü sevici (nekrofil) bir medeniyet olarak kendini ortaya koydu. Onun için de Hıristiyanlığa dayalı batı’nın yükselişinin tarihi, onun dışındakilerin sefaletinin tarihidir. Haçlı seferleri, koloniler, Lomboko’lar, gibi uzayan bir liste, şeytana suç ortaklığı yapan bir tarihin sicil kayıtlarıdır.

İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi iki büyük dini geleneğin, bu tecrübelerini dikkate alarak, bu tekelci ve dışlayıcı mantığı mahkûm eden bir retorik geliştirmektedir. Kur,’an’ın başlangıcını ve bitişini dikkate aldığımızda bu kuşatıcılığı kolayca fark edebilirsiniz.


Başlangıç suresi Fatiha’da Allah’ı bütün âlemlerin Rabbi (elhamdü lillahi rabbi’l-âlemin) ve bitiş suresi olan Nâs’ta da bütün insanların Rabbi(kul e’ûzü bi rabbinnâs) olarak odağa yerleştirir.  Bu vurgu, tekelci ve ötekileştirici mantığın ve dini geleneğin yani Yahudi sapmasının eleştirisidir. O hem bütün âlemlerin hem de bütün insanların rabbidir. Ne sadece Müslümanların, ne sadece Yahudilerin ne de sadece Hıristiyanların Rabbi.

2. Belde, Karye ve Medine


Şehir anlamında kullandığımız kelime Kur’an’da bekle, karye, Medine gibi kelimelerle karşılanmaktadır. Belde terimi, (b-l-d) kökünden gelir ve kafa karışıklığı demektir. Bu durumda belde, kafa karışıklığının en fazla yaşandığı, kimliklerin bulanıklaştığı, insanların melez kimliklerle hayatlarını devam ettirdikleri yeri temsil etmektedir. Kırsaldan kopup gelen insanların nereye ait olduklarını tam olarak kestiremedikleri, geride bıraktıkları ile şehirde onları karşılayan arasında bir gerilimin ortasında kaldıkları yerdir belde. Bütün bu gerilimin azaltıldığı ve aidiyetlerin netleştirildiği yer ise Medine’dir. Bu durumda beldeyi bir üst seviyeye çıkarıp Medine’leştirmek, onu kendi haline bırakmamak insanların temel sorumlulukları olarak belirlenmiş olmaktadır.

Belde terimine ek olarak, Kur’an-ı kerim’de şehir anlamında kullanılan “Karye” kelimesi var. Karye, köy diye tercüme ediliyor ama karye sadece köyü ifade etmez. Karye, göçebeliğin ve göçmenliğin değil de yerleşik yaşamın olduğu yerdir. Eğer bir yerde konaklama varsa, orada bir davranış hiyerarşisinden yani yasalardan ve normlardan söz edilmeye başlanmaktadır. Böyle bir yerde insan tek başına yalıtılmış olarak değil, ilişkiler ağının içerisinde bir varlık olarak tanımlanmaktadır: Hem insanlarla, hem çevresiyle ilişkili bir varlık. Dolayısıyla karye, yazılı ya da sözlü yasaları kendi sistematiği içinde işlediği bir yerdir.

Beldetün Tayyibetün, inansın özgür iradesine bırakıldığında yaşamayı tercih edeceği kadar insani olan, hakkın ve hukukun üstün tutulduğu, işlerin adalet çerçevesinde yürütüldüğü, kimsenin haksızlığa uğrayacağına dair endişe taşımadığı şehri temsil etmektedir. İnsanları serbest bıraktığınız zaman nerede yaşamak istiyorlarsa, hürriyetlerini sonuna kadar nerede kullanacaklarına inanıyorlarsa, nerede güvenli olacaklarına inanıyorlarsa, Kur’an-ı Kerim’e göre Beldetün tayyibetün orasıdır. Bir şehrin bu niteliğe kavuşabilmesi için oraya ilkelerin ve değerlerin hakim olması gerekir. Kur’an’ın ifadesiyle “Ve men sekulet mevâzînuhû fehüve fi ‘îşetin râdiye” (Kimin değerleri ağır basarsa onlar insani bir yaşam sürerler) (Kâri’a 101: 6-7).


Beldetün tayyibetünün bir de karşıtı var. Beldetün meyyitetün: Ölü şehir, kimsenin yaşamak istemediği yer. Ölü şehir, insanlığı ayağa kaldıracak değerleri üretmeyen, daha kötüsü var olan değerleri kötürümleştiren insanların yaşamaya mahkûm oldukları yerdir. Kimi insanlık için yahut kendi toplumu için bir değer üretemiyorsa, böyle bir endişesi ve gayesi yoksa onlar da yukarıda anılan aksi bir yaşam süreceklerdir ve men haffet mevâzînuhû fe ummuhû hâviye (Kimin değerleri hafif gelirse, cehennem gibi bir hayat sürmeye mahkûmdur) (Kâri’a 101: 8-9). Dünya yaşamları cehennemden farklı olmayan, yakıtı insanlardan ve taşlardan ibaret olan bir ateşin ortasında hayat sürmeye hüküm giyen insanların, bütün ciddiyetiyle karşılarına alıp sorgulamaları gereken bir durumdur bu.

Dini literatürde şehir, karye, belde, Medine kelimeleri –ve bunların Yananca karşılığı olarak polis, metropolis, teknopolis, vs.- dinin kendisini asılları ve türevleriyle gerçek anlamda gösterebileceği ana mekânlardır. Din daha sade organizasyona ihtiyaç duyan kırsal kesim yahut köyün değil aksine karmaşık/sofistike bir yapı arz eden şehrin organizatörüdür. Özellikle modern organizasyon döneminde din, sanki daha çok köylerdeki insanların yaşam alanını etkileyen, onları organize etmek üzere daha basit ilişkiler ağını kendisine hedef alan bir organizasyon gibi düşünülmektedir. Ama ister Kutsal Kitaplar isterse Yunan ve Roma mitolojileri incelensin, ‘din’ eksenli bütün anlatımların aslında dinin şehirde yer tutabilen ve kendini ancak şehirde büyüyüp gelişebilecek ortam bulabilen bir değerler sistemi olduğunu göstermektedir. Daha dar çevrelerde din mevcut kabile yahut feodal unsurlardan birine indirgenir ve soluklaşır. Onun için de din, her türlü kabileciliği yıkmaya çalışmaktadır.


Batı’da feodal düzenin yıkılması şehri getirmiştir. Doğu’da da kabile mantığının yıkılması şehri getirmektedir. Kabileciliği burada hem politik hem de dinsel terim olarak kullanıyorum. Dinsel kabilecilik, yukarıda dinde tekelcilik olarak kavramsallaştırıldığımız durumun bir başak ifadesidir. Yani, bir dine Rabbül âlemin, rabbünnâs (âlemlerin ve bütün insanların Rabbi) mantığına aykırı olarak kendi kabilenizin malı gibi sarıldığında yaratacağınız şey, dinde kabileciliktir. Dinde kabilecilik, siyasi kabilecilikten çok daha vahim sonuçlar doğurabilir. Dinlerin birbiriyle olan ilişkisinden doğan tarihsel ve güncel çatışmalar bu kabileci mantığın yaşattığı trajedinin sadece bir örneğini oluşturmaktadır.


Şehir, trajedilerinin en fazla yaşandığı yerdir: ve min ehli’l-medineti meredü ‘ale’n-nifâk  (şehirliler münafıklıkta ileri gittiler…) ayeti bu trajediye işaret etmektedir. Buna göre iki yüzlülük, münafıklık en fazla şehirlerde cereyan etmiştir ve etmektedir. İnsanlar nifakta aşırılığı daha çok şehirlerde yapıyorlar. Çünkü burada elde edilecek çıkarlar çok daha fazladır ve onun için çok daha fazla insana bel bükülür, yüzler daha fazla kızartılır, kimlikler daha fazla gizlenir vs. Yaşadığımız şehirlere bir bakılsın, ne demek istediğim anlaşılacaktır. İstisnasız bütün dünya kentleri, geçmiş peygamberlerin halklarının tek tek helak olma sebeplerinin tamamına ev sahipliği yapmıyor mu? Günahın, haksızlığın, istismarın, eksik tartmanın, homoseksüelliğin merkezleri değil mi şehirlerimiz? Her bir şehrin halkının büyük bir kısmı Semut halkına, bir kısmı Lut halkına dönüşmedi mi? Ölçüyü ve tartıyı eksilten, insanlara liyakati dikkate alarak muamele etmeyen, hakta ve hukukta her türlü eksiltme yapan Medyan halkında yahut Lut milletinde ne farkı var modern şehir haklarının? Bu helak sebeplerini toplarsanız, hepsi yaşadığımız şehirlerde teker teker içerilmiş bulunuyor maalesef. Şehirlerine ağlayan peygamberlerimiz yok sadece. İşaya’ya kulak verelim:


“Sadık şehir nasıl fahişe oldu! O şehir ki, hakla dolu idi! Onda adalet yer tutmuştu, şimdi ise adam öldürenler. …Reislerin asi, hırsız da ortakları; her biri rüşvet seviyor ve hediyeler peşinde gidiyor; öksüzün hakkını vermiyorlar ve dul kadının davası onların meselesi olmuyor.”


Aynı şekilde şehirde yaşayan ama birbirlerine karşı duyarsızlaşan insanların durumu da bu trajedinin bir parçası durumundadır. Tevrat’ta “Rab, şehirlerdeki kralların değil, mazlumların sesini duyar, onların feryadını işitir.” Der. Zira şehirler, feryadın en yoğun olduğu yerlerdir. Şehirlerin sakinleri arasında her anlamda uçurumlar. O kadar yalıtılmış yaşıyoruz ki şehirlerde, bu uçurumların ya farkında olamıyoruz ya da insan olarak yüzümüzü kızartacak duyarsızlığımıza hemen bir gerekçe üretiveriyoruz. İnsanların birbirinden sorumlu olduğu cemaat, şehirde her koyunun kendi bacağından asıldığı bir cemiyete dönüşmüş bulunuyor. Bunun için de şehirler en büyük trajedi alanlarıdır. Ama en büyük trajedilerin anlamlı bir çerçeveye oturtulabileceği yer de şehirlerdir. Eğer trajediyi ve feryadı Allah’ın duyduğu gibi, Allah’ın kulları da duyarsa bu trajedi anlamlı bir yaşama dönüşebilir.


Şehirde yaşanan ümitsizlik, çaresizlik ve dört bir yandan kuşatılmışlık birer trajedi kaynağıdır, başka bir ifade ile saadetin karşıtı olan şekavet unsurudur. Şekavetin Yunan geleneğindeki tam karşılığı trajedidir. Trajedi aynı zamanda bir tiyatro oyunudur ve aynı zamanda aktörleri vardır. Aynen bu oyundaki gibi yaşadığımız şehirlerdeki trajediye sebep olan baş aktörler ve figüranlara sahibiz. Şehirlerdeki bu trajedinin/şekavetin baş aktörleri olarak Kur’an mütref kavramını öne çıkarmaktadır. Mütref aşırı giden ve gelmekte olan mesaja ilk direnen, hakikati tahrif ederek kendi çıkarlarının devamını sağlayan ilkeleri kurumsallaştırmaya çalışan tipleri simgelemektedir. Yaşadığımız şehirlerin, metropolislerin, teknopolislerin öne çıkarılan, yüceltilen kahramanlarıdır bunlar. Resmettiğimiz bu şehir fotoğrafını aklımızda tuttuğumuzda, dinin neden esas işlevini şehirde gerçekleştirdiğini, başka bir ifadeyle neden şehri hedef aldığını daha iyi anlarız.


Şehirler aynı zamanda servetin ve iktidarın yoğunlaştığı alanlardır. Buralarda uzun vadede dinin araçsallaştırılarak, farklı gruplar tarafından servet ve iktidar sağlayan bir araca indirgenme riski vardır. Tarihte bunun örneklerine şahidiz. Dinin bu şekilde araçsallaştırılması ve siyasi yahut ekonomik mekanizmanın bir unsuruna indirgenmemesi için dindarların tetikte olması gerekir. Bunu yapmak için de eleştirel bir zihniyetle olup biteni sürekli sorgulama alışkanlığının kazanılması gerekir.

3. Sıradan Bir Yerleşim Merkezini Şehir Yapan Nedir?

Bu soruyu bir örnek üzerinden değerlendirelim. Örneğin, sıradan bir yerleşim alanı olan Yesrib’i Medine gibi medeniyetin tohum alanına dönüştüren şey nedir? Hz. Peygamber’e kadar Yesrib olarak anılan bu diyar, hangi özellikleri kazanarak Medine’ye dönüşmüştür?

Biliyoruz ki Medine’de farklı dini gruplar vardı: Müslümanlar, hâkim unsur olarak Yahudiler, daha çok işgücü/köle olarak kullanılan Hıristiyanlar, Maniheistler, Mazdekler ve Müşrikler. Hz. Muhammed farklı etnik ve dinsel kökten gelen insanları ‘güruh’ olmaktan çıkardı ve herhangi bir ayrımcılığa uğratmadan ve istisnada bulunmadan tamamını ‘ümmet’ şemsiyesi altında toplamayı başardı ve çatışmaların yorduğu bu beldeyi bir şehre/medineye (küçük ‘m’ ile dönüştürdü. Bu kadar farklı grubu bir araya getiren sivil bir sözleşmenin ilk örneğini oluşturan bir sosyal kontrattı bu (Medine vesikası). Bu sözleşmeye taraf olanlar birer birer sayıldıktan sonra herkese hal ve sorumlulukları bildirmekte ve insanları bağlayan ana unsurlar olarak bu haklar ve sorumluluklar gösterilmektedir. Aynı zamanda hem devlet başkanı hem de Müslümanların peygamberi olarak Medine’yi yöneten Hz. Peygamber, hiçbir hükmü bağlayıcı unsur olarak sözleşmenin içine yerleştirmemiş, İslam’ı iktidar üzerinden kendini gerçekleştiren bir tahakküm aracına indirgememiştir. Bu haliyle bu ilk sivil sözleşme, kaynağını büyün tarafları eşit şekilde bağlayan haklar ve sorumluluklardan almış olmaktadır. Hazreti Peygamber’in ilk uygulama modeli hakkı, adaleti ve eşitliği önceleyen bir modeldir ve şehir/Medine ismi ancak böyle bir modelin hâkim olduğu alana verilebilir. O halde, yönettiği şehrin insanına danışmayan, onların duyarlılıklarını dikkate almayan bir belde, bir yönetim şehir olarak adlandırılmaya layık değildir. Böyle bir birim, Kur’an’ın ifadesiyle beldetün meyyitetün (Zuhruf 43: 11) yani ölü şehirdir. İnsanın omuzlarındaki sorumluluk, böyle bir beldeyi yine Kur’an’ın ifade ettiği beldetün âminetün/güvenli bir şehir veya beldetün tayyibetün/yaşanmaya değer temiz bir şehir haline getirmektir.

 Bir şehrin yaşamaya değer bir alana dönüştürülebilmesinin yolu, orada yaşayan insanların kendilerine değer yaratacak bir misyon biçmelerinden, hayata kendi değerleriyle müdahale etme iradesini göstermelerinden geçer. İbn Haldun buna asabiyet demektedir. Bir toplumun kendine böyle bir misyon verildiğini düşünerek tarihte edimlerde bulunması, medenileştirme misyonu kavramsallaştırmasıyla sık sık karşımıza çıkmaktadır. Allah insanlara gönderdiği peygamberleri ve toplumlarına böyle bir misyonu zaten yüklemektedir. Yahudilere seçilmiş olduklarını, Hıristiyanlara dünyanın tadı-tuzu olduklarını (Matta 5: 15), Müslümanlara en hayırlı toplum olduklarını vs. söylemek suretiyle onları sıradanlıktan kurtarmaktadır. Ancak bu farklılaşmanın kendinden menkul bir efsaneye dönüşmemesi için, bu farklılığın mutlaka ilkeler üzerinden kurulması gerekir. böyle bir misyon iddiası bir vehme dönüşebilir ve Tanrı’nın elleri olduklarını ve Tanrı adına tarihte iş gördüklerini vehmeden haçlı ordularının yaptığı gibi, insanlığın yüz karası çağları insanlara yaşatabilirler.  Biliyoruz ki Haçlı seferleri sırasında yazılan kitaplara ortak bir isim verilmişti: ‘‘Gesta dei per Frankos: Tanrı’nın Frenklerin eliyle yaptığı işler.’’ Alman Faşizmiyle sonuçlanan benzeri bir yargıyı F. Hegel Alman idealist felsefe geleneği üzerinden kurmuştu. Hegel, evrenin ruhundan (geist) bahsetmekte ve bu ruhun bedenlenerek dünyada iş görmesi ancak bir millete sinmesiyle mümkün olur, demekteydi. Tabi ki Hegel’e göre bu millet Germenlerdi. Milletlerin kendilerine bu tür misyonlar biçmelerine itiraz etmem. Ama bu misyonların hak, adalet, özgürlük, eşitlik, liyakat, emanet, vs. temel evrensel, ilkeler üzerine oturtulmadıklarında, birer yıkıcı unsura dönüştüklerine de tarih şahitlik etmektedir.

Güvenli beldeden bahsediyor Kur’an’ı Kerim. Bir Kur’an ayetini bu bağlama oturtmak gerekir: ‘‘Ve ce’alnaküm ümmeten vesatan litekünü şühedae alennas’’ Sizi vasat bir toplum yaptık. Neden? İnsanlara şahitler olasınız, diye. Kur’an Müslüman toplum için vasat ve şahit özelliklerini öne çıkaran bir isimlendirme yapmaktadır. Vasatlık ve şahitlik bir ferdin, bir toplumun, bir ferdin ve de bir medeniyetin başat özelliği olarak tespit edildiğine göre, bu isimlendirmelerin ciddi psikolojik, sosyolojik ve politik okumalara gebe olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Vasat terimiyle ilgili bir açıklamayı Osmanlı âlimlerinden birinin metninden takip edelim:

 ‘‘İnsan nefsinin üç gücü olduğu kabul edilir: akıl, gazap ve şehvet. Bu üçü dengede olduğu zaman adalet tahakkuk eder. Adaletin yapıcı unsurları da hikmet, iffet ve şecaattir. Hikmet akıl gücünün i’tidalidir. Şecaat gazap gücünün i’tidali ve uygun kullanımıdır. Bütün bunlardan dolayı Allah, ‘‘Sizi vasat ümmet olarak yarattım.’demektedir. Vasat’ın anlamı(bütün güçleri dengeleyen bir) adalettir.’’

Şahit hem örnek/model anlamına gelir hem de bilinen haliyle bir insanın medeni hakkına işaret eder. Bir insanın şahitliğini düşürmek, güvenirliğini bitirmek ve medeni haklarının kullanımını askıya almak demektir. Şahitliğin düşürülmesi çoğu zaman bir suçun cezası olarak görülür. İslam toplumlarının başkalarına şahit/olacak yüzlerinin kalmamasının hangi suçlarına bir ceza olarak tarih tarafından omuzlarına bindirildiğini düşünmek gerekir. Dinin şehirde yer tutabilmesi ve medeni olabilmesi, ancak dinin hitap ettiği insanların bu şahitlik niteliğini yeniden kazanmalarıyla mümkün olabilir.

4. Bütün İnsanlara Ulaşabilecek Medeni Bir Din Dili


Dinin salt/volk/folk avam İslam’ı denen popüler algılanma biçiminden kurtulup şehirleşmesi nasıl mümkün olacaktır? Halkın söylemini Hakkın söylemine dönüştüren mevcut din dilinden kurtulmak nasıl sağlanacaktır?

Öncelikle, şehirdeki insanlara ulaşacak bir din dili geliştirmek gerekir. Kur’an dilinin hedeflediği muhatap kitlesine şöyle işaret etmektedir:

‘‘…ve uhiye ileyye haze’l-Qur’anü liünzireküm bihi ve men belağa’’ 6


Peygamberin hedefi, Kur’an mesajını hem içinde yaşadığı topluma hem de erişebileceği kitlelere ulaştırmaktır. Hem komünalizmi hem de kozmopolitanizmi içeren bir hedef. Ayatteki men belağa (ulaşabileceği insanlar) ifadesi hem kapsamın genişliğine, hem tebliğe hem de buna ilişkin geliştirilecek belağata/dile/retoriğe işaret etmektedir.

Açık yüreklilikle şu soruyu soralım: Dini metni yorumlarken ve İslam’la ilgili konuşurken kullandığımız dilin birinci muhatabı kimdir? Cami cemaatidir. Peki, cami cemaati kimdir? Kur’an’a dayalı olarak geliştirilen söylemi sorgulamaya gerek duymayan, onun bir iç tutarlılığa ve mantıksal bir insicama sahip olduğunu önceden kabul eden topluluktur. Bu topluluğa Kur’an’ın mesajının ulaşmasını sağlamak için, fazladan uğraşmaya ne hacet! Peki, Kur’an’ın muhatabı sadece camiye gelen midir? Yahut Kur’an mesajının muhatabı camiye gelmeseler bile, sadece Müslüman bir ülkede yaşayanlar mıdır? Tabi ki hayır. Zira, Kur’an sadece inanlardan bahsettiği zaman hitabına ‘Ya Eyyühellezine Amenü’ (Ey inananlar) şeklinde başlamaktadır. Oysa ayetlerin birçoğu ‘Ya Eyyühennas’ (Ey insanlar!) şeklinde başlamaktadır. O halde muhatapların ortak paydası imanları değil, insanlıklarıdır; cinsiyetleri değil, insiyetleridir. O halde Kur’an’ın hitabı sadece inananlara değil, bütün insanlara ulaşacak şekilde düşünülmelidir. Şimdiye kadar dinin görüş alanına girmeyen kitlelerin zihnine erişebilecek tutarlılıkta ve esneklikte anlam evreninin ve bu anlam evreninin ete kemiğe bürünmüş hali olan bir dilin geliştirilmesi bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

5. Din Versus Kültür: Kültürü Evirerek Yaşatacak Güçte Bir Din Dili


Şehir ve din ilişkisi bağlamında tartışılması gereken önemli nokta da, şehirlerde din ve kültür arasındaki ilişkinin nasıllığına dair. İslam dinin diğer dinlerden özellikle de Hıristiyanlıktan farklı olarak temel özelliği, karşılaştığı kültürleri ve yapıları yok sayan bir mantıkla hareket etmemiş olmasıdır. Amerika’da katıldığım bir seminerde Katolikliğin Latin Amerika kök salmakta zorlandığı tartışılıyordu. Tartışmadan çıkan sonuç şuydu: ‘‘Katoliklik Latin Amerika’da tutunmakta zorlanmıştır, çünkü Katoliklik orada bulduğu bütün yapıları karşısına alan, onları yok sayan bir mantıkla hareket etmişti.’’ Bunun aksine Endonezya’ya, Java Adası’na ilk giden Müslümanlar orada çok rahat tutunmuşlardır. Zira insanlara ve kültürlerine ve ürettiklerine saygı duymuşlardır. İnsani olanı ortak payda kabul etmişler, dini bütün kültür kodlarına karşı bir olgu olarak konumlandırmamışlardır. İnsanlığın ortak iyisi (ma’ruf) ne doğuya ne de batıya aittir. Mü’minin yitiği sayılan hikmetin ayaklarından biri bilgi ise diğeri de yaşam tecrübesidir. Dinin bu tecrübenin doğruluğunu-yanlışlığını sorgulamadan kıyıma uğratan bir enstrümana dönüştürülmesi vahim bir hatadır. Binlerce yıldır biriken farklı coğrafyalardaki yerli kültürlerin ve yaşam tecrübelerinin, birkaç büyük anlatıyla yok edilmesi, bu yaşam tecrübelerinin göstereni durumundaki binlerce dilin birkaç büyük dille yaşamın kıyısına itilmesi ne kadar acı vericiyse, dinlerin insan kültürünü silip süpüren bir araca dönüştürülmesi de o kadar acı vericidir. Kültürün insani olan, insan vicdanı ve aklı üzerine oturan unsurlarına yaşam alanı açmak dinin görevidir. Şu ayeti unutmamak gerekir: ‘‘Velevla fadlullahi aleyküm ve rahmetuhu letteba’tüm eşşeytane illa kalila’’. Allah’ın fazlı ve rahmeti olmamış olsaydı. Az kısmınız hariç, büyük bir kısmınız şeytana uyardı.’’ İmam Maturidi yorumluyor ayeti ve diyor ki: ‘‘ Allah Peygamber ve kitap göndermemiş olsaydı bile, insanların bir kısmı hakikati/doğruyu bulurdu.’’ İnsanın doğasına, fıtratına, yapısına Allah’ın böyle bir hidayeti, yani önünü görme ve kendi kanatları ile uçma yeteneğini verdiğini niye kabul etmiyoruz? Dolayısıyla bununla üretilen kültür, bununla üretilen adetler, örfler, alışkanlıklar, insan sağduyusuna, insanın mantığına, genel ahlaki normlara uygun olduğu sürece saygıdeğerdir ve dinle karşı karşıya getirilmemelidir. Dinin sağduyuya dayanan bir kültürü yaşatması tutunacağı zeminini genişletir, daraltmaz.

6. Muhafazakârlığa Karşı Bir Din Dili


Son olarak önemsediğim bir hususun altını çizmek istiyorum: Şehir yahut medeniyet jargonunda, din ve muhafazakârlık neredeyse eş anlamlı terimler olarak kullanılmaktadır. Oysa din modernleştirici bir unsurdur, asil ve asli haliyle dinamiktir ve muhafazakârlığı dışlar. Hitap ettiği toplumda yaşayan, o toplumda var olan değeri muhafaza edecekse din neden gelsin ki? Mevcut ilişkileri oldukları hal üzere daha da geliştirmek için mi peygamberlerin büyük kısmı öldürüldü, daha büyük bir kısmı doğduğu toprakları terk etti ve bir o kadarı da sıradan bir insana reva görülmeyecek belalara sabretmek zorunda kaldı? Uğradıkları belalar karşısında peygamberlerin insanlığa ve tarihe emanet ettiği yegâne terim belki de değişim ve dinamizmdir. Peygambere tabi olma iddiasında bulunanların, peygamberleri muhafazakârlığın, durağanların, sabit gelenekçiliğin temsilcileri olarak lanse etmeleri onlara bir bühtandır.

Tarihin akışını değiştiren peygamberlerin geldiği toplumlar en sorunlu, en sıkıntılı toplumlardır. Bu toplumlarda yasasızlık (ümmilik) genel bir toplum özelliği olacak kadar başatlık kazanmıştır. Mevcut toplumsal ilişkiler, sürekli bir kesimin aleyhine çalışmaktadır. Böyle bir yapıya müdahil olan din, ancak değişim iddiasını arkasına alarak değiştirici ve nihayetinde dönüştürücü bir kudrete evrilebilir. Din bunun için vardır. Özellikle çağdaş kavramlaştırmalarda dinle özdeşleştirilen muhafazakârlığın şiddetle reddedilmesi gerekir, aynen dine girerken dile getirilen la ilahe illallah’ın la’sı ile reddedilen tortular ve kalıntılar gibi…

 

 

1 Yahudi tarihi bu döngünün tarihidir dense yeridir. Sürgünden Kenan diyarına dönmekte, durumlarını düzelttikten sonra tekrar zulmetmeye başlamakta, ardından yine topraklarından sürülmekte ve mazlum konuma düşmekte, tekrar Kenan diyarına dönmekte, güçlenince aynı şekilde davranmaya başlamaktalar ve yine aynı mukadder sonuç. Bu durumu hem Tevrat hem de Kur’an’da görmek mümkündür. Önce Tevrat’tan takip edelim: ‘’Ey gökler, dinleyin ve ey yer, kulak ver: çünkü rab konuştu: oğullar besledim ve büyüttüm ve bana asi oldular. Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilir: fakat İsrail bilmiyor, kavmimi kulak asmıyor. Ah, ey suçlu millet, haksızlığı yüklenmiş olan kavim, kötülük işleyenlerin zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar! Rabbi bıraktılar, İsrail’in Kuddüsünü hor gördüler, yabancılaştılar ve gerilediler. Niçin zulmü artırarak yine vurulmak istiyorsunuz?  Baş büsbütün hasta, yürek büsbütün baygın.’’  (İşaya Bab 1, 2-5) şimdi de Kur’an‘dan takip edelim: ‘’Kitapta, İsrail oğullarına: ‘’Yeryüzünde iki kere bozgunculuk ve alabildiğine böbürleneceksiniz.’’ diye bildirdik. Birincisinin zamanı gelince, büyük güce sahip kullarımızı sütünüze gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. … sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik: sayınızı daha da çoğalttık. … sonuncusunun zamanı gelince, sizi kedere boğarlar ve ilk defa girdikleri gibi mescide girerler. Ele geçirdiklerini yerle bir ederler. Siz (zulüm yapmaya dönerseniz) biz de (cezalandırmaya) döneriz…’’ (İsra 17: 4-8).  

2 Ünlü İngiliz oyun yazarı G.Bernard Shaw önsözü neredeyse teolojik bir risale hacminde olan The Adventures of The Black Gril in Her Search of God.  (London, 1934) adlı kitabında Yahudilerin ve ek olarak Hıristiyanların bu ve benzeri sorunları içeren Tanrı anlayışlarını eleştirmektedir. Eserde Hıristiyanlığa yeni giren bir siyahi kızın ‘’Arayın, beni bulacaksınız.’’ (Matta 7:7; Luka 11:9) ayetine uyarak girdiği Tanrı’yı arama serüveninde, yineTanrı’yı nasıl arayıpta bulamadığının hikayesi anlatılmaktadır. Detay için Sosyal Teoloji: İnsanın Yeryüzü Serüveni , (Ankara 1999, 21) adlı çalışmamıza bakılabilir.

Bernard Shaw’dan çok önceleri John Bunyan’ın aynı amaçla yadığı The Pilgrim’s Progress  Christian karakterinin yaptığı yolculuk ve bu süreçte Tanrı tasavvuruna ilişkin yaşadığı çelişkiler anlatılmaktadır. (1678) adlı yapıtını da burada anmak gerekir. Burada da Yıkım Şehri’nden (Dünya), Siyon Dağı’nın Zirvesine, Semavi Şehir’e (Cennet).

3 Tevbe 9: 101.

4 İşaya Bab 1, 21 ve 23.

5 Ebu Abdullah el-Kafiyeci, Kitabu’n-nüzheti fi ravdati’r-ruh ve’n-nefs, yazma eser, kayıt no: Ayasofya 2130.

6 En’am 6: 19: ‘’Bu Kur’an sizi ve onun ulaşabileceği insanları uyarmam için bana vahyedilmektedir.’’

7 Nisa 4: 83.  

 

 

İslamî İlimler Dergisi, Cilt 4 Sayı 1-2, 2009

 

Yorum (1)add comment
...
Yazan: Rıdvan Işık , January 11, 2010

bütün Peygamberler,çağının eni uygar insan topluluklarından gelmişlerdir,İslam bedevilikten-bedevi mantığından çok çekmiştir,çekmektedir,bütün büyük uygaarlıkları kentliler yapmıştır,köylü zihniyeti,ilkel-maddeci ttuma kolayca yol açabilmektedir,köylü köyünde güzeldir,ülkemiz siyasetinin bu kadar popülüst olmasında,köylü politikacıların etkisi çok büyktür,köylü doğmak ayıp değil,kent zirvasinde köylülüğün zihinyaapısın ıkorumak ayıptır,Kur'andaki bedevilerle ilgili ayetleri,köylü olarak okuyun toplumsal yapımızla ilgili bazı sorunların ipuçlarrını kolayca bulursunuz,selamlar...bulursunuz...saygılar


Yorum Ekleyin
 

busy
 
 

Felsefi Bakış / Kavramlar

medeniyetmektebi.org © 2007-2010
Bu sitede yer alan yazılı ve görsel içerik medeniyetmektebi.org kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.

bilgi ve medeniyet etütleri merkezi