"Kur'an'da (Kıssa) Anlatım Sanatı" ( el-Fennu'l-Kasasî Fi'l-Kur'âni'l-Kerim) konulu bu doktora tezi okuyucuyu iki temel hedefe ulaştırmayı amaçlamaktadır.
1-Kur'ân kıssalarındaki anlatım tarzının, edebî veya sanatsal açıdan araştırılması.Bu tür bir araştırma; Kur'ân'ın icazının bazı inceliklerini ortaya çıkarıcı özellik taşımaktadır. Çünkü bu araştırma; Kur'an'ın, kıssayı bina ederken izlediği yolu, bilginlerin kıssa türlerini nasıl anlayıp yorumladıklarını ve onların bu anlayış ve yorumlamalarının hangi sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır. Bu araştırma, aynı zamanda, kıssa öğelerinin dağılımında, yani kıssanın planında, Kur'ân'ın izlediği yolu, bu dağılım işleminin nasıl ve hangi şart ve ortamlara bağlı olduğunu; İslam tebliğinin gelişim sürecinden ne ölçüde etkilendiğini ortaya koymakta ve ayrıca, kıssalardaki şahısların canlandırma (resm), olayları tasvir etme ve diyalog oluşturmada, Kur'ân'ın ne gibi bir yol izlediğini; kıssa içinde geçen olay ve şahıslardan bir tek öğeyi; nasıl birçok kıssanın merkezinde yer alan bir odak noktası yaptığını ortaya koymaktadır. Son olarak bu çalışma, Kur'ân'ın, cezbetme esaslarını üzerine bina ettiği piskolojik faktörleri ve Kur'ân'ın,İslamî tebliğin güç, doğruluk ve korunmuşluğuna dayanak gösterdiği sosyolojik yasaları ortaya çıkarmaktadır.
2-Bu tez, kafir ve müşriklerin; Kur'ân kıssalarına yaklaşımlarına açıklık kazandıran; müfessirlerin karşılaştığı birçok problemi çözen ve son olarak da, oryantalistlerin, misyonerlerin ve onların izlerini takip eden sapık ve dinsizlerin bütün eleştirilerine cevap verebilecek bir kural veya teoriyi oluşturmayı hedeflemektedir.
Müşriklerin tavrının açıklık kazanması, Yûnus sûresinde geçen "Onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Haksızlık yapanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak! " (10/39) âyetinin tefsirinde; Râzî ve Nisâbûri'nin dile getirdiği yaklaşım tarzına bağlıdır. Bu yaklaşım tarzı şunları ifade etmektedir: Kafirler sadece kıssanın yapısına bakmışlar, fakat özüne bakmamışlar, dinsel ve ahlâki direktiflere, psikolojik ve sosyolojik yasalara dikkat etmemişlerdir. Eğer onlar, ikinci unsurlara bakmış olsalardı; olay ve haberlere salt tarihverileri olarak yaklaşmazlardı ve bu yaklaşım onları, Kur'ân'a "öncekilerin hikayeleri" (esâtir) demeye yöneltmez; bu müşrikler tarihsel kıssalara, Rüstem ile İsfendiyar ve İran şahlarının hikayeleriyle karşılık vermezler; sonuç olarak da şu gerçeği anlamış olurlardı: Kur'ân kıssaları ancak ve ancak dinsel ahlâki direktifleri iletmeyi ve İslam mesajının yerleşmesini hedeflemiştir. Mesajın yerleşmesi ise psikolojik kurallara ve sosyolojik yasalara bağlıdır. İşte müşrikler olaya, bu şekilde yaklaşmış olsalardı; Kur'ân'ın, kesinlikle, Allah'ın indirdiği bir kitap olduğunu itiraf ederlerdi.
Müfessirlerin problemlerinin çözümü, bu yönteme bağlıdır. Öyle ki, büyük alim Muhammed Abduh, Bakara sûresinde geçen, Adem ve Harût-Marut kıssalarının tefsirini yaparken bu yönteme dikkat çekmiştir. Bu yöntemde şu husus vurgulanmaktadır: Doğru olan, Kur'ân kıssalarının edebî-sanatsal bir yaklaşımla anlaşılmasıdır ve kıssaların tarihsel bir yaklaşımla anlaşılması doğru değildir. Birçok yerde müfessirler, bu yöntemi izlemişler ve karşılaştıkları problemleri bu esasa göre çözmüşlerdir. Bu bağlamda, Sâd sûresinde geçen “Davût ve iki melek” kıssası ile Yahudilerin İsa'ya "Allah'ın Elçisi" demelerini ve başka örnekleri verebiliriz.
Dinsizler, zındıklar, oryantalistler ve misyonerlerin eleştirilerine cevap vermek için şu esasa dayanmak gerekir. Kur'ân kıssayı, muhatapların inançlarına ve toplumun tarih konularıyla ilgili tasavvurlarına göre bina etmiştir. Bunun tek sebebi şudur: Kur'ân hidayet ve irşat etmek, öğüt ve ibret vermek gibi amaçları hedeflemektedir; hiçbir şekilde, tarih bilgisi vermeyi veya tarih belgelerini açıklamayı değil.
Kur'ân'ın izlediği yöntem; bütün dillerde görülen, bütün edebiyatçıların kullandığı ve birçok müfessirin de dikkat çektiği bir yöntemdir. Kimi klasik alimler, bu yöntemi dile getirmişlerdir. (Mesela) Taberî, Ashab-ı Kehf kıssasını yorumlarken, bu alimlerin görüşlerini nakletmiştir. Harut ve Mârut kıssasından bahsederken Muhammed Abduh'un yanısıra, beyan konularında örf, gelenek ve muhatapların inançlarına bağlı kalınmasını yeterli gören ve mantıkî zorunluluğu yani gerçek ve vakî olanı gerekli görmeyen dil/edebiyat bilginleri de bu yöntemi dile getirmişlerdir.
Kur’ân’ın kıssa anlatım yöntemi budur. Bu yöntem, bütün İslam düşmanlarının itirazlarını çürütecek bir yöntemdir. Çünkü onlar, itirazlarını; tarihsel çelişkiler yani Kur’ân kıssalarının, keşif ve araştırmaların ispatladığı tarihsel sonuçlarla çelişmesi tezi üzerine bina etmektedir. Bu husus, gayr-i müslim tarihçilerin dile getirdiği ve daha önce vurguladığımız edebiyat geleneğine uygun olmayan bir yaklaşım tarzıdır. Çünkü, tarih konularını bilmemekten kaynaklanan tarihsel çelişki, anlatıcı için kusur sayılabilir; fakat muhatapları, anlatılanların arkaplanına götürecek bir araç olan, edebî yöntemden kaynaklanan anlatım ise kusurlu kabul edilemez; özellikle de bu keşif ve araştırmaların ortaya çıkardığı tarihsel bilgiler, yüzlerce yıl sonra ortaya çıktıysa… İspatlandığı varsayılan çelişkiler; (Ancak Arap) coğrafyasının tarih bilgisi ile çelişebilir. Bu tür çelişkiler ise hiçbir şekilde Kur’ân’a zarar veremez. Çünkü Kur’ân, tarih bilgisi vermeyi, insanlara tarih öğretmeyi ve onların arasında tarihsel belgeleri açıklamayı amaçladığını ifade etmemiştir.Bu benim görüşümdür. Siz, benden farklı düşünebilir veya beni onaylayabilirsiniz. Benim ile sizin aranızda şu âyetten başka bir şey yoktur.
“De ki:” Benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, bilerek Allah’a çağırıyoruz. Allah’ı ulularım. Ben ortak koşanlardan biri değilim.” (12/108).
Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, Çev.:Şaban Karataş, Ankara Okulu Yayınları ,Ankara 2002.