Anasayfa  |   Dinleti  |   Kitaplık  |   Sanattan Yaşama  |   İletişim  
Anasayfa
Kuran Mektebi
Felsefi Bakış
Makaleler
Göller Ülkesinde Bir Ada
Kitap Tahlilleri
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Basından
Söyleşiler
Kültür Sanat
Tozlu Sayfalar
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Çocuk ve Genç Mektebi
Düşünce-Analiz

Site İçi Arama




Mustafa SEKİLİ
Din ve Bilim
Düşünce-Analiz
Kamil KOÇ
Sanat Nedir? Hareketli Görüntünün Teorik Çerçevesi
Sanat
Kamil KOÇ
Sanat Nedir II
Sanat
Ali ŞERİATİ
Sevgi Aşktan Üstündür
Tozlu Sayfalar
Irvin YALOM
Annem ve Hayatın Anlamı
Öykü
Mustafa SEKİLİ
Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi [Görüntülü]
Söyleşiler
Mustafa SEKİLİ
Âsaf HÜSEYİN ile Söyleşi
Söyleşiler
Mehmed ÂKİF
Sabır
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Halime TOROS
Harezmi
Göller Ülkesinde Bir Ada
Prof. Dr. Fuat SEZGİN
İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri
Makaleler
Paul TİLLİCH
İman ve Akıl
Düşünceler
Yasin YARAR
İçimizde Duran Hakikatin Hayat Üreten Yüzünü Perdeleyen Korku
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Ahlaki-Vicdani Tükeniş
Düşünce-Analiz
Prof. Dr. İlhami GÜLER
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Düşünce-Analiz
Hülya DURMUŞ
Shakespeare'in Üç Oyunu ve Şiddet Çeşitlemeleri
Tiyatro
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Kenar Mahalle Köpeği
Sinema
Prof. Dr. İlhami GÜLER
İran İzlenimleri
Deneme
Özdemir ASAF
Geldim
Şiir
Tunku Hasan Dİ TİRO
Özgürlüğün Bedeli
Tozlu Sayfalar
  Anasayfa arrow Kültür Sanat arrow Edebiyat arrow Öykü arrow Güvercinin Ayağının Ucundaki
Güvercinin Ayağının Ucundaki
Mehmet ÖZ

 Kitabın ikinci sayfasından bir adım ötesini yürüyemedi gözleri. Oysaki kelimelerin iki sayfa boyunca gözlerinin önüne serdiği, bir çöl tasviriydi sadece… Bu kadarı bile yüreğinin çölün kızgın kumlarıyla yanmasına yetmişti… Evet, çöl… Çileyi, zorluğu, sonsuzluğu, sessizliği barındıran çöl… Özellikle de sadeliği, sessizliğin ve sonsuzluğun sesiyle anlatan çöl… Sade olmayı… Sonsuz sayıda ve sadece kum… Sadelik… Aklı çelmeyen, dünyaya bağlamayan… Sonsuzluk, sessizlik ve sadelik…

Derin denizlerin dibinden de derin bir duygu dünyasından narin bir sesle dönüverdi. Düşünce kervanını bir çölde durduruverdi. Hanımı “Bey, bu gece çok ilginç bir rüya gördüm!” dedi. Anlat, anlamına gelen bir yüz ifadesiyle başını salladı…

“Bir güvercin gördüm… Arı duru bir güvercin… Ak pak, güzel bir güvercin bir bataklığa doğru aniden indi. Bir şeyi gagasıyla alacakmış gibiydi. Yükselişe geçtiğinde birden olduğu yere düşüverdi. Bir ip takılmıştı ayağına. Aslında yükselmesine, uçmasına engel olan şey bu ip değildi. İpin ucunda asılı olan; ama görünmeyen bir şeydi. Ağır bir şey olsa gerekti. Güvercin her sıçrayışta biraz daha gömüldü bataklığa. Ak pak rengi çamurdan siyaha dönmüştü. Çırpınıyordu; ama bir türlü kurtulamıyordu bu bağdan. Bu ağırlık ayak bağı olmuştu ona sanki… O esnada uyanıverdim. Kalbim göğüs kafesimi dövercesine atıyordu. Doğrusu çok acıklı, üzüntülü bir durumdu. Neyse ki bir rüya imiş…”

Bey biraz düşündükten sonra “Evet, neyse ki rüya imiş… Dünya hayatı gibi, değil mi hanım? Aslında insan da yaratılışta uçmaya hazır bir güvercindir; ama ayak bağları işte…”

Hanım bir şeyler çıkaramamış bir edayla “Aman, rüya işte!” Biraz sonra “Zaten bazı şeyleri de bu gidişle ancak rüyada görürüz ya!”

“Bazı şeyler” ifadesi keskin bir kılıç gibi beyin yüreğine saplandı. Beyin yüzünde sisli bir hava toplandı... ‘Bazı şeyler’ diye sayıkladı… Hanıma göre evde hem değiştirilmesi gereken, hem de ilk kez alınması gereken bazı şeyler vardı, günlerdir söylenen. İşe yarasa da eskimiş lakabı takılıverip küçümsenen şeyler vardı ki değiştirilmeliydi… Şark usulü denilen minder ve yastıklardan ibaret oturma grubu, halılar gibi… Bunların devri miydi artık? Bir de evinde daha hiç olmayan eşyalar vardı: bulaşık makinesi, fırınlı ocak, televizyon ve de cep telefonu… Bunlar evlere gireli yıllar olmuştu… Komşular alalı da… Hele de televizyon ve cep telefonu… Artık bunlardan yoksun bir hayat mı olurdu?… Vakit geçirmek için el işi örmekten, arada bir beyefendinin kitaplarını karıştırmaktan da bıkmıştı… Bey gelir darlığından şikayetçiydi; ama en fakirlerin bile ellerinde telefonları, evlerinde televizyonları vardı. Hatta diğer eşyaları da…

“Tamam hanım! Sen yine başlama yeter… O ‘bazı şeyler’i bugün sana getireceğim. Onlarla mutlu olursun umarım. Tükettikçe mutlu olunuyor ya hayatımızın her anına asılmış reklamlarda… Yeter ki sus!” diyerek sokağa atıldı birden. Biliyordu ki hanım masal tekerlemesi gibi yeniden saatlerde anlatacak, o ise dalgın bir ruh haliyle dinliyor gibi yapacaktı…

Ayakları biçare serçenin ruh haliyle sokağın uzağını yakın etmeye çalıştı… Yürüdü daldı, yürüdü suskun suya salınmış bir sal gibi kendini düşüncelerin kucağına saldı… “Bazı şeyler”i düşündü. Cana okuyan, bazı duyguları kare kare dokuyan bazı şeyleri… Sinelere sinsice sinen bazı şeyleri… Düşündü düşündü… Bazı şeyleri ve esareti… Cinnet ile cennet arasında cinnete düşüren şeyleri… İnsanı… Bir yönüyle ilahî ruh, bir yönüyle balçık olanı… Kalplerinde hastalık olanları… Kör olmayıp kör oluşu… Boşluğu, boşluklarda şeytanî düşüşler yaşamayı… Kelepçeyi… Tane peşindeki serçeyi… Heveskârın kârını… Dünyalık oyuncakların kucaklardan eksilmeyişini…

“Bir düzen ki cebimizdeki her kuruşa göz dikmiş… En zenginin kafası en yoksulun cebindeki birkaç kuruşu nasıl alacağının planlarıyla dolu hâlâ… Zaten reklamların işlevi neydi ki? “Her yaştan gençlere” sloganının amacı ne olabilirdi ki?... Ya şu televizyon, telefon… Hayatta başka işler yapmaya zaman bırakmama üzerine kurgulanmışlar sanki…” diye içinden konuştu durdu bir süre… “Çeyizlere televizyon yerine kitaplar konsaydı böyle olmazdık.” diyen bir dostunun bir ortamdaki kişilerce alaya alınmasını hatırladı bir an…

Şiirli Kısa Bir Ara:
şehrin şirâzesi söküldü yavaş yavaş
her köşe başında serseri sarmaşıklar
ağardı saçları eski sokakların…
hüznün rengi sökün ediverdi hasırdan sergilerine
misafirperverliği yoksulluğunu aşanların.
bakışı edalı içi dualı evlerin beli bükülüverdi
eşyanın zinciri boyunlara takılıverdi yavaş yavaş

....

Bey yürüdü… Muzdarip mısraların kâğıda dökülüşü gibi… Gönlün derin ve narin perdesinden dökülen duygularla… Bir tüketim nesnesine dönüştürülmeyi içine sindiremeyen bir ruh haliyle birkaç dosta uğradı… Selam verdi, borç aldı… Bol taksitli hayatın eziyet veren halini yaşadıktan sonra dolu bir mağaza aracıyla döndü eve…

Hanım geleneksel namazındaydı. Namazın son rekâtını çalan zilin sesi eşliğinde alelacele kılıverdi. Selam verip kapıya doğru koşturdu. Kapı önünde eşini görünce kızar gibi oldu biraz… İş güç vaktinde ne işi vardı evin önünde. Mağaza aracını fark edince yüzüne bir gülücük akını oluverdi. Yüzü gülücüklerle doluverdi. O kadar çok sevindi ki…
.............................
Hanımın Kimin Tarafından Tutulduğu Bilinmeyen Üç günlük Gözlem Raporu:

Birinci Gün: Hanım saatlerce eşyaların yerini değiştirdi. Yorulup oturduğu anda ikindi namazını kılmadığını hatırladı. Vakit iyice daralmıştı… Durdu namaza… Namazda eşyaları yeniden düzenledi zihninde… Kaç rekat kıldığına dair şüpheye düştü… Sonra kaldığı yerden devam etti…

İkinci Gün: Eski eşyalar varken arada bir okuduğu kitapların yüzüne ikinci gün de bakmadı… Elini daha önce arada sırada vakit geçirmek için attığı el işlerine de uzatmadı… Beş saat televizyon izledi… Öğle ve ikindi namazlarını son anlarda kıldı…

Üçüncü Gün: Geç kıldığı öğle namazı sonrası evdeki değişimi duyan komşular eşya görücülüğüne geldiler. Dahiyâne methiyelerini de hediye olarak sundular… Beyinin çok iyi bir insan olduğunu vurguladılar özel olarak… Perdelerin, eski olduğu için yeni eşyalarla biraz uyumsuz düştüğünü de kibarca belirttiler. Tabii dost tavsiyesi olarak… Komşular gidince arkadaşını yeni telefonuyla aradı… Konuşma iki saati geçti. Özellikle bazı yeni şeyleri konuştular. Telefonu kapatınca yeni kanepesine uzanıverdi… Kısa bir uykuya yeniliverdi… Minareden bir hurma tanesi kadar narin, bir çöl kadar sade bir ses yükseliverdi: “Allahu Ekber, Allahu Ekber…” Birden uyanıverip yerinden doğruldu. İkindi namazını kılmadığını hatırladı. Namazı kaçırışına biraz üzüldü; ama…

........................................
 Üçüncü günün akşamı da eve dönen beyini güler yüzle karşıladı hanım. Yemekte gün boyu olanı biteni özetledi… Eşyaların güzelliğini bir kez daha vurguladı… Komşuların beğenisini, arkadaşıyla olan muhabbetini… Komşularının dostane perde önerisini… En sonunda da mutluluktan, yoğunluktan ikindi namazını kaçırdığını; ama kaza edeceğini de…

Bey irkildi bu son ifadeden. Hem renkçe süzüldü, hem de oldukça üzüldü… Üzüldükçe de iyice kendi içine büzüldü… Uzun bir dalgınlıktan sonra eşinin yüzünde, bir şeylerden bir iz, bir filiz bulma umuduyla söylendi:

- “Şimdi anladın mı geçenlerde gördüğün rüyanı… Anladın mı güvercini… Bataklığı… Özellikle de güvercinin, ayağını kurtaramadığı şeyleri… Bazı şeyleri… Hani şu güvercinin ayağının ucundakini?...”

- “Aman bey! Altı üstü bir rüyaydı… Sen hâlâ orda mısın?”

- “Evet, ben hâlâ ordayım da sen nerdesin?!...”
    

Yorum (1)add comment
...
Yazan: Y.YARAR , February 03, 2010

Hepimizin eleştirdiği ama bir türlü içinden sıyrılamadığı bir durumun gayet güzel bir üslupla hikâyeleştirilmesi var bu hikâyede. Bu türden hikâyelere çok ihtiyacımız. Çünkü bu olumsuz durumun teorik düzeyde ifadelendiliminin öyle görünüyor ki bizde bir karşılığı yok.

Maalef soyut düşünme yeteneğimiz uzun zamandan bu yana biraz problemli. Bu problemin üstesinden gelmenin yolu da galiba dönemsel kalmak kaydı şartıyla bu hikâyedeki dile benzer bir dil yakalamamızdan geçiyor.

Yazı için teşekkürler Mehmet



Yorum Ekleyin
 

busy
 
 

Felsefi Bakış / Kavramlar

medeniyetmektebi.org © 2007-2010
Bu sitede yer alan yazılı ve görsel içerik medeniyetmektebi.org kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.

bilgi ve medeniyet etütleri merkezi