Anasayfa  |   Dinleti  |   Kitaplık  |   Sanattan Yaşama  |   İletişim  
Anasayfa
Kuran Mektebi
Felsefi Bakış
Makaleler
Göller Ülkesinde Bir Ada
Kitap Tahlilleri
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Basından
Söyleşiler
Kültür Sanat
Tozlu Sayfalar
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Çocuk ve Genç Mektebi
Düşünce-Analiz

Site İçi Arama




Mustafa SEKİLİ
Din ve Bilim
Düşünce-Analiz
Kamil KOÇ
Sanat Nedir? Hareketli Görüntünün Teorik Çerçevesi
Sanat
Kamil KOÇ
Sanat Nedir II
Sanat
Ali ŞERİATİ
Sevgi Aşktan Üstündür
Tozlu Sayfalar
Irvin YALOM
Annem ve Hayatın Anlamı
Öykü
Mustafa SEKİLİ
Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi [Görüntülü]
Söyleşiler
Mustafa SEKİLİ
Âsaf HÜSEYİN ile Söyleşi
Söyleşiler
Mehmed ÂKİF
Sabır
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Halime TOROS
Harezmi
Göller Ülkesinde Bir Ada
Prof. Dr. Fuat SEZGİN
İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri
Makaleler
Paul TİLLİCH
İman ve Akıl
Düşünceler
Yasin YARAR
İçimizde Duran Hakikatin Hayat Üreten Yüzünü Perdeleyen Korku
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Ahlaki-Vicdani Tükeniş
Düşünce-Analiz
Prof. Dr. İlhami GÜLER
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Düşünce-Analiz
Hülya DURMUŞ
Shakespeare'in Üç Oyunu ve Şiddet Çeşitlemeleri
Tiyatro
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Kenar Mahalle Köpeği
Sinema
Prof. Dr. İlhami GÜLER
İran İzlenimleri
Deneme
Özdemir ASAF
Geldim
Şiir
Tunku Hasan Dİ TİRO
Özgürlüğün Bedeli
Tozlu Sayfalar
  Anasayfa arrow Kuran Mektebi arrow Vahy, Nübüvvet ve Risaletin Tanımlanması
Vahy, Nübüvvet ve Risaletin Tanımlanması

Muhammed Reşid RIZA

 El-Esas’ta Vahy kelimesi şöyle geçmektedir: “Avha ileyhi” ve “Avma ileyhi”  aynı anlamdadır. “Vahaytu”; kişinin başkalarından gizlenecek şekilde konuşması demektir. Nitekim Allah Teâlâ, nebilerine bu şekilde vahyetmiştir. “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan evler edin.’.” (16/68)

Ragıp El-İsfahani, vahy kelimesinin kökünün “hızlı işaret” anlamına geldiğini söylemektedir. Zira bir işe hızlılık anlamının verilmesi için “emrunvahiyy” denilmektedir. Bu ise, sembol, kinaye yoluyla olabileceği gibi terkipten soyulmuş sesle, yazıyla veya bazı  organlarla işaretle de olabilir. Allah Tealanın Zekeriya (a.s.) hakkındaki sözü bu bağlamdadır.” (Zekeriya) mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara: ‘Sabah akşam (Rabbinizi) tesbih edin’ diye vahyetti.” (19/11) Yani onlarla konuşmayıp sadece işaret etti.

Şeddeli “y” ile vahy, “hızlı” anlamındadır. Organlarla ima vahyine şairin şu beyitleri örnektir:

“Baktım ona, güzellikleri

aklımı  karıştıracak tonda,

Bakışım vahyetti ona, sevdiğimi,

ve o vahy iz bıraktı  yanaklarında.”

Vahyin sözlük anlamına ilişkin derli toplu olarak onun; hızlı, gizli; başkalarına gizli kalacak şekilde vahy gönderene has bir bildirme, iletişim kurma olduğunu söyleyebiliriz. Örnek olarak, arıya vahyde görülen “içgüdüsel ilham”ı ve Allah’ın selim fıtratlı temiz ruhlu insanların kalbine yönelttiği duygu ve düşünceler ilhamını –Hz. Musa’nın annesine vahyde olduğu gibi- ve bu türün zıddı olan şeytanın vesvesesini verebiliriz. “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine vahyederler (yaldızlı sözler fısıldarlar)…” (6/112)

Allah’ın nebilerine vahyinde ise, vahy kelimesinin her iki anlamı –gizlilik ve hızlılık- da gözetilmiştir. Bu anlamda vahy masdar olup muteallıkına itlak olunur. Muteallakı ise vahyi oluşturan şeyler, ismi mefuldur: el-mevha yani Allah’ın nebilerine, gayb haberlerinden, yasaklarından ve hikmetlerinden bildirmiş olduğu şeylerdir. O, nebilerin bir kısmına kitap/teşri verdiği gibi kimilerine de vermemiştir.  

Ayrıca Allah, meleklere de görevlerini vahyetmektedir. “Rabb’in meleklere vahyediyor ki:’Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin…” (8/12) Vahy meleğine ise, meleğin, rasule vahyedeceği şeyleri vahyeder. “Kuluna vahyettiğini vahyetti.” (53/10) yani, Allah, kulu Cibril’e, Muhammed’e vahyedeceği şeyleri vahyetti.

Şeyhimiz, üstad Muhammed Abduh Tevhid Risalesi’nde vahyi sözlük anlamı olarak tanımladıktan sonra şöyle devam etmektedir:

“Vahyin ıstılahi anlamı “vahy, Allah’ın peygamberlerinden birine şeri bir hükmü ve benzeri bir şeyi bildirmesidir.” diye tanımlanmıştır. Biz ise onu, kendi anlayışımıza göre şöyle tanımlarız: Vahy, bir aracı yoluyla veya aracısız olarak Allah katından olduğuna kesinlikle inanmak koşuluyla kişinin kendinde bulduğu irfandır. Birinci vahy şekli, ya zil sesine benzer bir sesle kulağında oluşan bir sesle ya da ses olmadan geçekleşir. Vahy ilhamdan farklıdır. Çünkü ilham, insanın nefsinde hissettiği bir şuur ve ya veya vicdandır ve nefis onun nereden geldiğine itibar etmeden istenilenin peşine koyulur. İlham; açlık, susuzluk, üzüntü ve sevinç dürtülerine benzer. Bu tarif şu ayette geçen,  vahyin üç çeşidini de kapsamaktadır: “Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahy aracılığıyla yahut perde arkasından konuşu; yahutta bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder. O, yücedir, hakimdir.” (42/51)

Vahy bu ayatte, anlamın kalbe atılmasıdır ki, buna kalbe ilham da denilebilir. Örtü  arkasından konuşma ise, Musa’nın ağacın arkasından nidayı  işitmesi gibi, Allah’ın sözünün ‘nu görmeyecek şekilde işitilmesidir. Üçüncü tür vahy şekli ise Allah tarafından gönderilen vahy meleğinin rasule ilkasıdır. Rasul, bazen insan şeklinde bazen de insan şekli olmaksızın gelen Cebrail’i dinler veya kalbiyle söylediklerini kavrar.

Muhammed Abduh’un, vahy ile ilhamı ayırmazdan önce vahye getirdiği tanım, üstün bir nefsin istidadından dolayı oluşan ilham demek olan kendi kendine telkini de içermektedir. Nitekim bazı Batılı bilginler, bizim nebimiz ve diğer nebilere inen vahyi “kendi kendine telkin”  tanımıyla yorumlamaktadırlar-ki, onlar, Peygamberimizin, davet ettiği kavim din, adil şeriat ve yüce ahlak ilkelerinde yaşlan söylemesinin olmadığını söylemektedirler. Bu ilim adamlarından gayb alemine inanmayanlar ya da gayb alemiyle şehadet aleminin bağlantısına inanmayanlar ise Hz. Muhammed’i şöyle tanımlamaktadırlar: “Muhammed’in bilgileri, düşünceleri ve idealleri, üstün hayal gücünde, onun gizli, ruhani veya üstün nefsinden veya bilinçaltından (*) taşan öyle bir ilham oluşturdu ki, inançları gözüne yansıyıp meleği gördü, işitmesine yansıyarak da meleğin söylediklerini duyup kavradı.”

Görüldüğü  gibi bu düşünürlerle aramızdaki anlaşmazlık konusu şu noktalardır:

Dini vahyin Peygamber’e, onların iddia ettiği gibi kendi içinden değil Allah katından indiği hususu
Allah katından vahy indiren müstakil ruhani bir meleğin varlığı hususu “Şüphesiz Kur’an alemlerin Rabb’inin indirmesidir. Ey Muhammed! Apaçık Arab diliyle, uyaranlardan olman için Cebrail senin kalbine indirmiştir.” (26/192–195)
Onlara göre meleği Hz. Peygamberin tahayyül etmesi
 
Biz bu zanları  ileride inceleyip açıklayıp şüpheleri ortadan kaldıracağız ve Kur’an’ın, yeryüzünde Peygamberin nefsinden taşan bir şey olmasının imkânsız olup, Kur’an’ın Allah katından inmiş  bir vahy olduğunu kanıtlayacağız ki, kitabımızın konusu da budur.

Şu iyice bilinmelidir ki, kelamcıların, Allah’ın kelamını harfsiz, sessiz, alışılan tertip ve dilden uzak, Allah’ın zatıyla kaim ve kadim olan “Kelam-ı nefsi” ile dört kitap örneğinde olduğu gibi nebilere indirilen “kelam-ı lafzi” ye taksim etmeleri, ayrıca Allah’ın kelamının mahluk olup olmadığı tartışmalarının tamamı, Kur’an ve sünnette geçmeyen bid’atler olup, teorik görüş ve felsefi terimlerdir. Ayrıca tüm bunlar Allah’ın zatı ve sıfatlarını, ilmi olarak incelemeyle çatışan şeylerdir, bunlar şeytanın vesvesesine neden olacağından dolayı bunlardan kaçınıp Allah’a sığınmak gerekir. Allah’ın kelamının, ilmiyle ilişkili olan tüm şeyler ile bağlantılı bir kemal sıfatı olduğunu bilmek yeterlidir. Ancak ilim, bilginlerin alime belirmesi demektir. Kelam ise, alimin, dileyene dilediği kadar ilmini açıklamıştır.Allah Teala ise kemal-i ilm ve ta’lim, kemal-i kelam ve teklim ile muttasıftır. Allah’ın kitabında kendini vasfettiği bu ve benzeri sıfatlar, O’nun kullarının noksanlıklarından tam olarak tenzihi ilke çelişmediği gibi, onlara verdiği kemallerle de eşdeş olmasını da gerektirmez. Zira isimlerdeki ortaklık, müsemmalarda da ortaklığı gerektirmez. Nitekim mümkünat hakkında şüphe uyandırmak için söylenilen cins isimleri bile, noksanlık ve kemal gibi çoğu yönlerden farklılık arz ederler. Öyleyse Yaratıcı ve yaratılan arasındaki sismsel benzerliklerden nasıl bir benzerlik çıkarılabilir? Zira Allah Tealanın Zatı onların zatından kıyaslanamayacak şekilde çok daha kamil, varlığı onların varlından çok daha yüce, sıfatları onların sıfatlarından çok daha üstündür ve hepsinden daha alimdir. Allah’ın Resulü, Allah’ın sıfat ve fiillerini herkesten daha iyi bilir. Müslüman bir kimsenin, Allah ve Resulü hakkında, ispat ve nefiy olarak 1(*) sabit olan şeylere, te’vilsiz, temsilsiz ve ta’tilsiz (atıl bırakmaksızın) olarak, katkısız ve eksiksiz olarak inanması gerekir. Ayrıca müslümanın, Allah’ın, ne zatı ve sıfatlarının künhü hakkında ne de çağrılarının ve Resullerle konuşmalarının keyfiyeti ve kendisiyle bu konuşmanın gerçekleştiği meleğin künhü hakkında, aklına ve reyine göre hüküm vermesi gerekir. Zira ashab, tabiun uleması, fıkıh ve hadis imamları, kelamcıların fitnelerinin ortaya çıkışından önce bu şekilde davranıyorlardı.

Nebi, Sözlük ve Istılahi Anlamı

Resul ve Nebi Arasındaki Fark

Nebi kelimesi Arapça’da “nebe” kelimesinden yapılmış bir sıfattır. “Nebe”  ise önemli bir işi, olayı ifade eden haber anlamındadır. “Nebi”  kelimesine fail veya mef’ul anlamı verilebilir. Zira nebi Allah’tan haber veren olduğu gibi Allah’tan bir haber alabilir de. “Nebiyyun”  kelimesi şeddeli olarak daha çok kullanılır.  Hemze “ye harfine ibdal olunmuştur. Veya yücelik ve şeref anlamına gelen “nübüvvet”  kelimesinden türemiştir. Nebi kelimesi Ehl-i Kitab nezdinde “geleceğe dönük gayb haberlerinden bahseden ilhamcı” ya denir. Diğer bir kavle göre nebi kelimesinin aslı eski İbranice’de genel olarak “yüksek sesle konuşan kimse” anlamına geldiği gibi “teşri işler hakkında konuşan kimse” anlamına da gelir.

Bize göre ise nebi, Allah’ın kendisine vahyettiği kimsedir. Eğer Allah vahyettiğinin tebliğini de nebiden isterse ona resul denir. Böylelikle her resul nebi olmakla beraber her nebi resul değildir. “Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, Fakat Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur, Allah her şeyi bilendir.” (33/40) Bu ayet nübüvvet ve risaletin Muhammed (a.s.) ile birlikte sona erdiğinin göstermektedir. Allah her kim nebi olduğunu iddia eder ve Allah’tan vahiy aldığını ileri sürerse o kimse sapık ve yalancıdır. Nitekim nebiden sonra birçokları nübüvvet iddiasında bulunmuşlarsa da yalanları hemen ortaya çıkmıştır.

Hz. Muhammed’den sonra, insanlığın muhtaç oluğu dini ıslah ile birlikte nübüvvet iddia eden hiç kimse çıkmamıştır. Bilakis her zaman gördük ki bu kimselerin kitapları ve sözleri, kendilerine aşırı  övgü ve halkı kontrol altına alıp kendilerine kul yapmalarını  sağlayacak batıl iddialarını abartılarla dolup taşmaktadır. Aynen velayet, gaybı bilme, insanlara fayda ve zararda ruhani bir tasavvura sahip olduğunu iddia eden deccallarda olduğu gibi…  bu ve benzeri şeyler, Allah’ın kitabında açıkladığı resullerin genel fonksiyonlarıyla veya nebilerin sonuncusunun özel fonksiyonuyla çürütülebileceği gibi, keza Hz. Peygamber’in alçak gönüllüğü, aşırı övgüyü kötü görme ve ondan nehyetme gibi ahlaki yapısı hakkındaki tevatüri bilgiyle de çürütülebilir.

İnanıyoruz ki bu kitabın okuyucusu, Resul’un Allah’tan getirmiş olduğu Kur’ân ve Kur’an’ın önderliğinde ortaya koyduğu sünnetin, insanlığın muhtaç olduğu dini hidayet için başka bir kaynağa gerek gördürmeyecek şekilde yeterli kapsamda olduğu görüşündedir.

İnsanlığın Risalete İhtiyacı ve Rasullerin Dinlerinin Temel Özellikleri

İnsanlar vahye, vahyin birinci derecede amaçladığı ve insanların duyu organları ve akıllarıyla edindikleri bilgiye ulaşamadıkları ve o hususta yaratıcılarının emrinden başka emre de boyun eğmedikleri üç konundan dolayı muhtaçtırlar.

1. Gaybe iman: Gaybe imanın başı: Allah’ı, sıfatlarını, kemaline ve noksanlıklardan uzak olduğuna dalalet eden ayetlerini birleme (Tevhid) ve sonra da Allah’a karşı gereken ibadet, şükr ve nefsin kötülüklerinin kirlerinden en güzel bir şekilde temizlenme fıtratına uygun olarak hazırlanmış kemale erdirme biçimi olan zikirdir. Bundan sonra meleklere ve vahye ilişkin görevlerine, yaratılıştaki ve emirdeki nizama iman gelir. Bu hususta nassın belirlediği yerde durmak gerekir.

Nebilerin gayb alemi (cin ve şeytanlar) hakkında söylediklerinden birisi, insanların nefislerinde hissettikleri kötülük duyguları, şer ve batıl motiflerin güçlendirilmesinin tümünün şeytanın vesveselerinden kaynaklandığıdır. Nebilerin bu hususları belirtmelerinin nedeni, insanları, nefislerinin duygularını tartmaya, hak ve batıl olanı, hayır ve şer olanı ayırt etmeye sevk etmek ve hayrı  seçmelerinde onlara yardımcı olmaktır. Çünkü nebilerin bu hususları belirmeleri, kişilerin duygularının terbiye ve tezkiyesinde büyük oranda yardımcıdır. Biz bu hususu tefsirimizde delilleriyle açıklamıştık ve bedenlere tesirleri gibi olan maddi alemin cinleri mikropları, onlara benzer bir örnek olarak vermiştik.

İnsanlık asrımızda mikrop denilen varlıkları keşfedinceye kadar binlerce yıl mikropların, sıhhatlerine, hastalıklarına, yiyecek ve içeceklerine büyük tesirini bilmeden yaşadılar. Eğer insanlar bedenlerini korumak için hastalık mikroplarından kaçındıkları gibi nefislerini de, şeytanın vesveselerinden korumak amacıyla kötü duygulara ve düşüncelere karşı yargılasalar, bu girişimin meyvesi, bedenleri mikroplardan koruma çabasından çok daha verimli olacaktır.

18.yy.da materyalistler, insanların -nebilerin de ifade ettiği şekilde- müstakil ruhlara sahip olduklarını keşfetmişler ve ruhsal birçok cinleri idrak için bir araç bulmuşlardı. Bu ruhlar onlara göre ölülerin ruhlarıydı. Bize göre ise bunlar, onların şeytanlarının ruhlarındandır. Hala tartışma konusu olan bu olayın gerçeğini göstermek bu bölümün kapsamı dışındadır, zira burada bizim asıl konumuz genel hatlarıyla risalet konusunu tanımlamaya çalışmaktır.

Dünya işlerinde akıl ve görüş olarak en üstün insanların, batılı uluslar arası  politikacılar olduğu kabul edilen bir husustur. Bununla birlikte onların politik amacının, halklarının servetini, bilim ve sanatın sonuçlarını  birbirine düşmanlık etmek, insanları yok etmek, çevreyi harap etmek için kullanmak olduğunu görmekteyiz. O halde bu şeytani politikaları, Allah’ın şu sözünü doğrulamakta değil midir? “Allah’a andolsun ki senden önceki milletlere de elçi gönderdik; şeytan onlara yaptıkları illeri süsledi. O, bugün de onların dostudur. Onlar için acı bir azab vardır.” (16/63)

2. Öldükten sonra dirilmeye, hesaba ve amellere göre cezaya iman. Bu iman –Allah’a iman ve O’nu tanımadan sonra- hakka uymaya, adaleti ikameye, hayır ve birr amel yapmaya ve kötülüklere karşı savaşım vermeye sevk eden en büyük motiftir.

3. Kişisel görüş ve arzuların hiçbir dahlinin olamayacağı yasama etkilerine; ayrılığı  önleyici, açık ve gizli her yerde uyulacak tek söz olmaları  amacıyla temeller sınırlar belirlemek.

Özetlersek, insanların din ile terbiye edilip yetiştirilmesi, nebilerin bildirdiği şekliyle gaybe iman üzerine kuruludur. Zira insanlığın terbiyesi/eğitimi bu kitapta defaatle tekrarlayacağımız gibi sadece öğrenilen (kesbi) maddi bilimlerle sağlanmaz.
 


Muhammed Reşid Rıza , Muhammedi Vahiy, Çev.: Salih Özer, Fecr Yayınevi, Ankara 1991.

 

 

Yorum (0)add comment

Yorum Ekleyin
 

busy
 
 

Felsefi Bakış / Kavramlar

medeniyetmektebi.org © 2007-2010
Bu sitede yer alan yazılı ve görsel içerik medeniyetmektebi.org kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.

bilgi ve medeniyet etütleri merkezi