"Hayat, Memat, Sanat Ve Hareketli Görüntü" Yazıları
Kamil KOÇ
Önsöz
Yaşadığımız yüzyıla ve ilişki biçimlerine kabahatler bularak yaşamaktayız. Bir günah keçisidir zaman insan için. Yer yuvarlağının kendi ekseni etrafında dönüyor olması; karşımıza bir gün diye nitelediğimiz zaman olgusunu dayatırken ısı ve ışık kaynağının etrafında da usul usul dönerek döngüsel zaman algısını bir döngü içerisinde sunar önümüze.
Çizgiselin peşinden koşan zihinlerimiz, tarihi, toplumu ve kültürü de çizgisel bir noktada kurgulama çabasına kaptırmıştır kendini. Oysa zaman denilen şey an be an döngüsel bir ritm ile oluşturmakta melodisini.
Döngüseli kaldıramayan zihinlerimiz zamanı da kendi algısına hapsetme cehaleti içerisindedir. İnsan bu durumu da kendisine yalanlar söyleyerek, akıl oyunları kurarak ve aklileştirerek gerçekleştirir. Çünkü döngüsel zaman yük yüklemektedir insanın sırtına döngüsel bir yüktür bu yük.
Ne yükü kaldıra bilir insan ne de bilgisini.
Yükü hafifletme çabası içerisinde olanlar, insanı ve sorunlarını anlatmak üzere kurulan ve kurulacak her cümleye zamanımız, çağımız, yaşadığımız yüzyıl gibi girişler yapar ve yapmak durumundadır ki, çizgisel olana taşıya bilsin tespitlerini.
Çağı anlamak; toplumu, toplumsalı ve insanı anlamaya dönük bir çabadır. İnsanın kendini anlama çabasının dış bükey karşılığıdır bu durum. İçten dışı anlama çabası her zaman zor gelir insana; çünkü orası da döngüseldir ve insan aslında kendi yükünü kaldıramamaktadır.
Çağı ve insanı anlamak yükü hafifletme çabasından başka bir şey değildir aslına. Bir akıl oyunu bularak ve kurarak yükü hafif hafifleterek yükten kurtulma çabasıdır.
İnsan oğlunun içten dışı anlama çabası kadar zordur dıştan içe dönmek, ve içi anlamaya çalışmak. İç ve Dış kavramsallaştırması insanın tarihi toplumu kültürü ve kendini anlaması için yakaladığı en güçlü tutamağıdır.
Çünkü insan “bir dünya” olarak insan anlayamamaktadır yeryüzündeki macerasını ve de kaldıramamaktadır kendi yükünü. Kendi dünyasında dönerken yaşadığı dünyanın dönüyor olması alegorisidir tek denge noktası.
Dengeyi yakalamak, yükü hafifletmek değil hafif kılmak adına, içten dışa dıştan içe döngüselliğin ve çizgiselliğin oluşturduğu imkanların ve zaafların
Farkındalığı içinde çağı ve ruhunu okumak, tarihi toplumu ve kültürü okumak,
İnsanı ve insanlığı okumak adına yazıyorum.
Hayır ola.
GİRİŞ:
Yaşadığımız yüzyıl hareketli görüntünün üretip taşıyıcısı olduğu kültürün yüzyılı olmuştur ve olmaktadır. Nedir bu hareketli görüntü, neden bu kadar etkili ve yetkili bir havadadır.
Tarihsel kökleri, mağara duvarlarına çizilen görüntülere kadar götürülmeye kalkışılsa da ortaya çıkışı sinemanın icadı ile mümkün olmuştur.
Sinemanın icadı; Lumiere kardeşler tarafından ilan edilirken, XIX. Yüzyıl sona eriyor ve XX. yüzyıl başlıyordu. XX. yüzyıl, sanat tarihi sahnesine çıkan sinemanın yüzyılı olmuştur. Bir sanat dalı olarak sinema, hareketli görüntü ile oluşturduğu anlamı, sinema salonlarında izleyicisiyle buluşturduğu anda kitle iletişim aracı fonksiyonu ile de kendini göstermiş oluyor.
Sinema ile bir anlatı yapısı kazanan hareketli görüntü yapılan teknik çalışmalar ve gelişmeler sonucunda televizyon denilen bir kutu içerisinde ve evlerimizin baş köşesinde kendisine yer bulmuştur. İlk düzenli televizyon yayınlarının, kısa adı BBC olan ( Bristish Broadcasting Corparation )’ın başlattığı kabul edilir. Bairel ve Marconi-Bell şirketince yapılan çalışmaları devralan BBC, 1936 yılında Londra’da Aleksandar Place’de halka açık ilk televizyon gösterimini başlattı.
Bu sihirli kutu ya da “aptallaştıran kutu” bu gün Dünya’nın birçok ülkesinde ve kendi ülkemizde; zengininden fakirine, bilgininden cahiline hemen her toplumsal sınıftan insanın evinde ve kendine has özel bir köşede canlı bir varlıkmışçasına, ev sahibi tafrasıyla bir işlev yerine getirmekte.
İnsan tekinin yeryüzündeki varlığı öteki insanla olan ilişkisiyle anlam kazanmış ve varolduğunun farkına varmıştır. Bu varoluşsal ilişki insanın doğası gereği olsa gerek. Ancak insanın insanla kurduğu ilişkinin yönünü belirleyen, ilişkiye anlam kazandıran ya da ilişkiyi anlamsızlaştıran sürecin inşasında, insanın eşya ile olan ilişkisinin boyutları birincil sırada yer almaktadır. İnsanın eşyaya bakışı, kullanımı kardeşi olan insanla kurduğu ilişkiyi gözler önünde sermektedir. Bu ilişki, “insan-eşya” ilişkisi, insanın yeryüzünde sağlıklı bir şekilde yaşaması, sağlıklı iletişim geliştirmesinin dayanağı olmuş ve “insan-insan” ilişkisini iktidar ilişkisi olmaktan uzak tutmuştur. İnsan’ın eşyaya bakışındaki sağlıksız durum ensest tablonun ortay çıkmasına yol açmış ve kardeşlik ilişkisini sonlandırarak iktidar ilişkisine çevirmiştir.
Bu ilişki biçimi insanın teknolojiye bakışının da adıdır. Buradaki eşya kavramı teknolojik üretimle çoğalmış ve boyutlanmıştır.
Birbiriyle ilişkiye girmek dolayısıyla iletişim kurmak zorunda olan insanın doğaya hakim olma çabasının en barbarca geliştiği sanayi toplumunda iletişimin kitleselleşmesi sürecine de girilmiştir. Kileselleşen iletişimden kastımız kitleyle iletişim sağlanmasında araçların geliştirilip kullanıldığı işleyiştir. Bu gün kitle iletişim araçları dediğimiz olgu matbaanın icadıyla ve eserlerin basımıyla başlar.
İnsanın eşyayla kurduğu ilişkinin adı ve boyutları, kitle iletişim araçlarını tanımlamada, kullanmada ve onların yapısını oluşturmada gösterdikleri çabanın, yürüttükleri aklın, girdikleri türdeş ilişkilerin, resmini göstermektedir.
Sanayi toplumunu, kapitalist ekonomik işleyişin lokomotifliğini yaptığı “insan-insan” ve “insan-eşya” ilişkileri şekillendirmektedir. Bu kültürel işleyişin en büyük taşıyıcıları ve aynı zamanda üreticileri kitle iletişim araçlarıdır. Kitle İletişim Araçları içerinde de bugün, elektronik kültürün dışavurumunda en güçlü simge olan televizyon, yaygınlık ağı ve etkinlik biçimiyle öne çıkmaktadır. Kitle İletişim Araçları ile üretilen ve tüketilen kültüre eleştirel, köklü ve güçlü bir bakış sunan Theodor W. ADORNO bu bakışı tanımlarken “ Kültür Endüstrisi” kavramını kullanmaktadır. Adorno, ilk defa 1947’de Horkheimer’la birlikte “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı çalışmalarının müsveddelerinde “kitle kültürü” tanımını kullandıklarını ancak; “yandaşlarının işine gelecek yorumları dışarıda bırakmak amacıyla Kültür Endüstrisi terimini kullanmayı uygun bulduk”larını söylemektedir. Sanayileşme öncesi dönemde hemen tüm toplumlarda, üreticisinin ve tüketicisinin aristokrasinin ve saray çevresinin kendisinin olduğu kültür işleyişinin, yüksek sanat anlayışının bugün yığınsal olarak nasıl üretilip tüketildiğini “Kültür Endüstrisi” kavramıyla tanımlayan Adorno bu kavramı şu şekilde açmaktadır. “ Kültür endüstrisi eski olanla tanıdık olanı yeni bir nitelikte birleştirir. Kitlelerin tüketimine göre düzenlenen büyük ölçüde o tüketim yapısını belirleyen , tüm sektörlerde az çok bir olana göre üretilir. Tüm sektörler yapısal olarak benzerdir yada en azından birbirlerinin açıklarını kapatarak, neredeyse tamamen gediksiz bir sistem oluştururlar. Bunu olanaklı kılan sadece çağdaş teknik yeterlilikler değil, aynı zamanda ekonomik ve yönetsel yozlaşmadır. Kültür endüstrisi kasıtlı olarak tüketicileri kendisine uydurur. Bin yıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeylerini, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlar. Yüksek sanatın önemi, yararı konusundaki spekülasyonlarla yok edilirken, düşük sanatın önemi de ( toplumsal denetim kusursuz olmadığı sürece ) içinde barındırdığı isyancı direniş özelliğine dayatılan medeni sınırlamalarla yok edilmektedir. Böylece, kültüre endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinç altını kuruyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici yada özne değil aksine nesnedir. Özellikle kültür endüstrisi için biçimlendirilmiş olan kitle iletişim araçları terimi, vurguyu nispeten daha zararsız bir alana kaydırmakta çok işe yaramıştır. Gerçekte ne öncelikle kitlelerle, ne de iletişim tekniklerinin gelişmesiyle bir ilgisi vardır, aksine onları dolduran ruhla, sahiplerinin sesiyle ilişkilidir.” Kitle iletişim araçlarına bakışı kültür endüstrisi bağlamında sorunsallaştıran Frankfurt okulu öncüleri, insanın insanla ve eşyayla kurduğu sürece özne-nesne kavramlarıyla yaklaşmışlar ve tanılamışlardır. Bu durumu Besim F. Dellaloğlu, Cogito Adorno özel sayısındaki makalesinde çok anlaşılır bir netlikte ve durumu ortaya koyan bir gerçeklikle özetliyor.
“Adorno ve Horkheimer’a göre Kültür Endüstrisi çağında düzen, bedenleri serbest bırakır ve ruhlara saldırır. Artık düzen “ benim gibi düşün yada yok ol” demek yerine “ benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamını ve tüm sana ait olanları da koruyabilirsin. Ancak O andan itibaren aramızda bir yabancısın” demektedir. Modern özne, modernliğin öznesi olduğu için modern değildir; modernliğin ürettiği özne olduğu için moderndir. Günümüzde, kültür ve eğlencenin birbirine karışması, yalnızca kültürün baştan çıkmasına neden olmaz, aynı zamanda eğlencenin de entelektüelleşmesine yol açar.” Kültür ve eğlencenin iç içe girdiği televizyon aygıtı, hatta Postman’ın iddiasına göre televizyonda her şey eğlenceliktir.
Dinamik yapısı ve geliştirilen anlatım yöntemleri ile sağlam yalanlar söyleme mekanizması olun sinemanın örten ve açan etkisiyle söylediği yalanların insan tekinde ve toplumunda çağdaş etkileri nelerdir. Hareketli görüntünün temel taşıyıcısı olan bu iki yapı; sinema ve televizyon nasıl bir şeydir. Teknik gelişimleri ve kültürel işlevleri, toplumsal etkileri nelerdir.
Nasıl bir anlatım dili kullanırlar, imkanları ve zaafları nelerdir. Sinema ve televizyon gerçeğini ve gerçekliğini, “Hayat Memat Sanat” ekseninde anlamaya çalışacağız.
Mc. Luhan’ın “araç mesajdır” sözünü araç ve mesaj arasındaki ilişkiyi düalist bir mantıkla algılamaktan ziyade içiçelik ilişkisi olarak kavrayıp kavramsallaştırarak ortaya koyacağız.
Sanayi devriminin ana enerjisi buhar ve buharla gelen mekanik, sanayileşme sürecini hızlandırırken; elektriğin icadının da mekanik süreci daha farklı bir düzleme taşıyacağının haberini yıllar öncesinden verdiğini ancak bugün kestirebiliyoruz. Elektriğin varla yok arasıdaki sanallığını, yalıtkan ve iletken elektrik düzeneği ile J.Boudrillard’ın televizyonun doğası olarak tanımladığı simülasyon kuramı arasındaki paralellik üzerinden durumu anlamaya çalışacağız.
www.haberpusulasi.com adresinde de yayınlanmıştır.
Yorum (2)
... Yazan: Kamil Koç , May 07, 2008
tam da bu soruyu sorarak... durumun açığa çıkartılması bu gibi soruların sorulması için gerekli verileri sunuyor... şimdi soru soran kafalar uğraşşın bakalım...
... Yazan: yasin yarar , May 06, 2008
Bir varlık olarak kültürel endüstüri ile ilişkiye giren her şey ya da her kişi nesneleşmekten kurulamaz,demeye geliyor söylediklerin.Peki düşünmenin hakkını vermeye çalışan bir insan, hangi eyleyişi orta yere koymalı ki bu "görüntü merkezli düzen" tarafından belirlenmiş dolayısıyla nesneleşmiş olmasın?
Anlamak insanın kendi dışında duran varlık ile ilşkiye girmesiyle başlar.Şahitliğini yaptığımız, içinde durduğumuz zaman yazık ki görüntünün/görünümün merkezde olduğu bir aralık olduğuna göre insan, kendisini nesneleştiren bu formun dışında nasıl tutacaktır?