Ayakları yaşam yolunda bir iz bırakmadan göçtü gitti. Şayet yolda bir köpek ölse insanlar etrafında toplanır ve kendi aralarında fısıldaşırlar… Belki de bazılarının canı sıkılır ve hayvan sevenler derneğinin bir temsilcisini çağırırlar… Fakat talihsizliğe bakın ki, dünyada çok sayıda bulunan mahlûkattan biridir “Abdulmütecelli!” Onların sayıları köpeklerden daha fazladır… Katırlardan da… Bu kadar çok kişi arasından birinin eksilmesi etkilemez onları… Kimse acımaz… Kimse ilgilenmez… İşte böylece Abdulmütecelli sessizce öldü…
Zaten hayatının tamamını sessiz geçirmişti… Şikâyet etmedi… Oflamadı… Allah’tan bile yardım istemedi… Sessizce içine attı üzüntü ve acılarını… Bir an geldi, kemiklerinin döküldüğünü, göğsünün daraldığını ve nefesinin tükendiğini hissetti… Yine sesini çıkarmadı… Ölmekte olduğunu fark etmedi bile… Sonunda öldü!..
Daha sonra yaşadığı mahallenin sakinleri Abdulmütecelli’nin oturduğu daracık ve köhne kulübeden gelen pis kokudan rahatsız oldular… İçeriye daldılar… Adamı ölmüş buldular… Omuzlarında taşıdılar onu: Ölü olduğu için değil de, pis kokudan kurtulmak için… Sonra, yakındaki tepede bir çukura gömdüler onu. Üzerinde “Abdulmütecelli” yazılı, dünyada çektiği sıkıntıları hatırlatan ve mezarın ona ait olduğunu gösteren taştan veya ağaçtan bir levha bile dikmediler başına… Çok geçmeden insanların ayakları altında bir yola dönüşüverdi gömdükleri çukur!
Böyle öldü Abdulmütecelli… Sessiz ve tartışmasız!…
Ancak göğe varışında dünyada benzerini işitmediği gürültüyle karşılandı… Bir grup melek nurdan buketleri kafasına atıyor, radyo istasyonunun yayınladığının tamamından daha hoş nağmeler söylüyor ve ona cennetin en güzel köşklerinden birinde üzeri ipekle örtülü altından bir taht hazırlıyorlardı… Fakat bir başka grup melek bu sevinci paylaşmıyor, kendi aralarında fısıldaşıp tartışarak alayla karışık bir acıyla bakıyorlardı ona… Önlerinden geçtiğinde sırtlarını dönüyorlar ve aralarındaki konuşmalarını sürdürüyorlardı…
Cennettekilerden Salih biri sordu: —Bu gürültü de ne?! Bir melek cevap verdi: —Bilmiyor musun?.. Abdulmütecelli geldi! —Abdulmütecelli! O da kim?! Peygamberlerin, Salihlerin ve şehitlerin arasında böyle bir isim hiç duymadık! —O bir insan! Hepimiz onun gelmesini bekliyorduk. Hakkında büyük tartışmaların yapıldığı bir sorun oldu: Acaba cennetlik mi, yoksa cehennemlik mi?.. —Kafir mi o? —Hayır… —Mü’min birisi o halde? —Hayır… —Günahı nedir? —Günahı yok! —O zaman sevabı vardır?! —Hayır, sevabı da yok! —Dünya hayatını nasıl geçirdi? —Sessiz bir şekilde! —Gürültünün sebebi de bu ya!.. Melekler birbirleriyle ihtilafa düştüler. İlahi idare Abdulmütecelli’nin mahkemeye sevk edilmesini istedi. Bir melek savunmayı üstlenecek, bir başkası iddia makamında oturacak… Gelmez misin? Mahkeme açık olacak. Cennet ehlinden isteyen katılabilir… Mahkeme kuruldu… Celse açıldı… Abdulmütecelli başına ne geleceğini bilmeden sessizce, titreyerek ilerledi… Kendisini yargılayacak hâkimlere bakmak istedi, ama onların etrafına yayılan nur, gözlerini kamaştırdı… Derhal gözünü yere dikti… Sonunu ne olacağını bilmeksizin sessiz ve titrek bir şekilde durdu. Savunmayı üstlenen meleğin sesi duyuldu.. Keman sesi gibi inceydi…
—Sayın hâkimler! Abdulmütecelli sessizliğe bürünmüş bir şekilde acı çekerek yaşadı… İddia meleği savunmanın sözünü, güzel ama saksafon sesi gibi gür bir sesle kesti. —Bu dünyevi benzetmeler de ne oluyor?... Bırakın edebiyat yapmayı… Savunma meleği söz alarak şöyle dedi: —Bu adam Hz. Yakup’tan daha fazla acı çekti, ama hiçbir gün şikâyet etmedi. Ve… Mahkeme başkanı savunmanın sözünü keserek vakur bir sesle: —Gerçeklerden söz edin… Gerçeklerden lütfen!...
Savunma meleği tebessüm ederek konuşmasını sürdürdü: —Abdulmütecelli fakir doğdu. Annesi onu emzirdikten sonra öldü. Sarhoş babası şeytana yenik düşmüş bir hanımla evlendi. Bu kadın Abdulmütecelli’ye eziyet etti.. Onu ateşle dağlar, önüne kuru ekmekler atar, kendisi ise et ve kadayıf yerdi… Demircinin yanına körükte çalışması için gönderir, sonra da onun cüz’i harçlığına el koyardı. Bütün bunlara rağmen şikâyet etmedi, oflamadı, itiraz etmedi, bize başvurup yardım da istemedi. Bir kış gecesi günahkâr babası onu saçından tutup dışarı attı… İtiraz etmedi… Başını aldı gitti… Acıktı, ama yemek için çaba göstermedi… Üşüdü, fakat ısınmak için gayret etmedi. Her türlü işe başvururdu. İş bulduğunda ücretini bile sormazdı. Ücretini almazsa bir şey demezdi… O, her zaman sessiz, sessiz ve sessiz kaldı. Bir seferinde araba çarptı ve kafasının üzerine yere düştü, ama bağırmadı, hatta kendisine çarpan arabaya dönüp bakmadı bile… Arabanın sahibi onu yanına alıp garajında iş verdi ve başının yarığını çamurla tedavi etti! Abdulmütecelli orada kalarak garajda çalışmaya başladı. İşinin yanı sıra patronunun ya da diğerlerinin isteklerini yerine getiriyordu… Bir gün patron, hizmetçilerden biriyle evlenmesini emretti ona. O da evlendi… Fakat hizmetçi onunla yatmayı reddetti. Buna rağmen Abdulmütecelli kendisini beş ay sonra baba olarak buluverdi!... İtiraz etmedi, isyan da… Başını göğe kaldırıp bizden Allah’ın hikmetini sormadı bile… Sonra patron sebepsiz yere çalıştığı süre için hiç para vermeden kovdu onu… Karısı da terk etti… Kendisinin olduğu söylenen çocukla yaşamını sürdürdü. Her türlü işi itiraz etmeksizin karşılık istemeden, dilenmeden yapıyordu… Düşünebiliyor musunuz sayın hâkimler?!
O, dilenmedi bile!... Küçük çocuk on beş yaşına gelince beraber yaşadıkları o kötü kulübeden kovdu onu… Abdulmütecelli itiraz etmedi ve büyüttüğü çocuğun isteğine karşı gelmedi… Gayesiz, ümitsiz, görüşsüz, şikâyetsiz, itirazsız birisi olarak sürdürdü hayatını.
O an iddia meleği yerinden fırlayarak gür bir sesle: —Sayın hâkimler! Ben bu söylenenlere itiraz etmiyorum. Bunları kabul ediyorum. Hatta benzer örnekleri çoğaltabilirim de… Ben Abdulmütecelli’yi bu olaylardan dolayı suçluyorum ve diyorum ki bu adam Allah’ın iradesine karşı geldi. Allah ona ses verdi; şikâyet etmesi gereken durumda bağırsın diye… Ayrıca ona akıl verdi; kendisini mutlu etmek için kullansın diye… İçerisinde yaşasın ve yardımlaşsın diye bir toplum verdi… Zulme karşı koysun ve kendini savunsun diye irade bahşetti… Fakat “Abdulmütecelli” denen bu adam, Allah’ın onu yaratmadaki iradesini boşa çıkardı: Sesini, aklını, toplumunu hatta iradesini bile kullanmadı… Böylece o, Allah’a karşı geldi. Bundan dolayı ben bu adamın cehenneme gitmesine hükmediyorum! Hâkimin gür sesi yankılandı: —Sen burada karar veremezsin!...Burası dünya mahkemesi değil!...Sen yalnızca görüşünü belirt! İddia meleği sesini alçaltarak şöyle dedi: —Ben Allah’ın insana bahşettiği iradesini kullanmamayı inkârla eş değer bulmuyorum… Sesler kesildi… Duvarları nurdan yapılı mahkeme salonuna korkunç bir sessizlik çöktü. Abdulmütecelli ayakta… Sessiz… Titrek… Ne olacağını bilmiyor… Gerçi bütün bunların kendisi hakkında konuşulduğunun farkına varmıştı… Mahkeme başkanının sesi çınladı: —Ey Abdulmütecelli… Abdulmütecelli cevap vermedi. Sesin karşıdan değil de kendi içerisinden geldiğini zannetti. Ses tekrar yankılandı: —Ey Abdulmütecelli… Kaldır başını! Abdulmütecelli başını kaldırdı… Nur, gözlerini kamaştırdı… Hakimin şöyle dediğini duydu: —Söyle bakalım Abdulmütecelli, cennete girdiğinde ne istersin? Konuş korkma… Kısa tereddütten sonra insan şöyle dedi: —Bir şey istemeye hakkım var mı? Hâkim teşvik edici bir sesle: Ne istersen… Her istediğin emrine amade… İnsan şöyle dedi: —Gerçekten mi? Abdulmütecelli’yi destekleyen meleklerin sesleri mahkeme salonunu çınlattı… Doğru… Gerçek… Konuş… Canının istediğini söyle… İlk defa gülümseyerek ve ağzının suyu akarak insan konuştu: Her sabah bir tabak zeytinyağlı fasulye ve bir ekmek istiyorum. Ardından çabucak ekledi: —İki ekmek!!
Mahkeme salonuna korkunç ve ağır bir sessizlik çöktü. Abdulmütecelli’yi destekleyen melekler başlarını önüne eğdiler ve Allah’ın yeryüzünde yarattığı bu şeyi küçümseyerek dudak büktüler… Savunma meleği bu mahkûmu savunduğuna pişman olmuşçasına başını sağa sola çevirdi… İddia meleği sevinçli ve zafer kazanmışçasına tebessüm etti…
Abdulmütecelli kendi kendine: —Acaba çok şey mi istedim?! Dedi. Hâkimler baş başa verip kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Mahkeme başkanı: —Başka çare yok… Cennet! Bir başka yargıç sordu: Gerçekler?! Başkan fısıltıyla şöyle dedi: —Merhamet!!
Mahkemeden Abdulmütecelli’nin cennete girme kararı çıktı… Onu destekleyen melekler sevinmediler, tören düzenlemediler, şarkı söylemediler… İnsan cennete girdi… Merhamet gereği!!
Merdiven Dergisi, Çev.: Emrullah İşler
Yorum (1)
... Yazan: Tuğbanur Yalçın , August 29, 2010
S.a. Site yetkililerine ne kadar teşekkür etsem az bu yazıyı bulmayı o kadar çok istiyordum ki fakat çok aramama rağmen bulamamıştım bulamama nedenimi şimdi anlıyorum yanlış bir isimle aramışım.ve şuanda burada bu yazıyı okuyor olmak bu kadar aramış bir insan için müthiş bir şey bunun için öncelikle siz site yetkililerine şükranlarımı sunuyorum .veee İHSAN ABDÜLKUDDÜS'E ÇOK ÇOK teşekkür ediyorum.çok başarılı ve farklı bir yazı.