—Türkçeye kazandırılmış kitaplarından tanıdığımız “İslami Radikalizm’in Ötesi” ve “İslam Dünyası’na Siyasal Bakışlar” gibi nitelikli eserlere imza atmış uluslararası bir düşünce adamı Sayın Âsaf Hüseyin bu gece dar kapıda gece söyleşilerinin konuğu olarak bulunmakta. Öncelikle ben kendisine “Hoş geldiniz” diyorum ve Âsaf Hüseyin’den kısaca yaşam serüvenini rica ediyorum. Söz Âsaf Hüseyin’de.
Öncelikle herkese "Selamun Aleyküm" demek istiyorum. Burada sizinle birlikte bulunmak benim için bir memnuniyet vesilesidir.
Benim işim öğretmek ve yazmaktır.
İlk olarak Pakistan’da memur olarak göreve başladım ve daha sonra 1970’li yıllarda, Amerika ve Pakistan üniversitelerinde ders vermeye başladım. Şu anda da İngiltere’nin iki ayrı üniversitesinde ders veriyorum. Bunun yanı sıra genelde üzerinde yoğunlaştığım konular yani asıl ilgi alanım Ortadoğu’da siyaset ve Ortadoğu’daki siyasal gelişmelerdir.
—Ben yeri gelmişken Sevgili konuğumuzdan özellikle son dönemlerde gündemde olan Mısır terör zirvesiyle ilgili değerlendirmesini rica edeceğim. Acaba Mısır’daki terör zirvesine Âsaf Hüseyin nasıl bakıyor?
Yorumum çok kısa ve öz olacak. Öncelikle böyle bir konferansın meşruiyeti tartışılır, meşruiyeti yoktur da. Bu konferans temelde anti-İslami bir tavır içinde olan ve her zaman olduğu gibi şimdi de buldukları yerli işbirlikçilerle birlikte hareket eden İsrail ve Amerika tarafından başlatılmıştır ki biz bunları çok yakından tanıyoruz. Şunu sormak istiyorum. Neden böyle bir konferans Müslümanlar öldürüldüğü zamanlar yapılmıyor da birkaç tane İsrailli öldürüldüğünde hemen yapılmaya başlanıyor? Oysa gördük ki Bosna’da, Çeçenistan’da, Lübnan’da ve İslam coğrafyasının daha birçok yerinde birçok Müslüman öldürüldü ancak böyle bir konferansa gerek duyulmadı. Neden?
Bu sebeple onların Müslümanları terörist olarak yaftalaması yerine bizim onları terörist ilan etmemiz daha doğrudur. Çünkü yaptıkları terörden başka bir şey değil ve bu terör Müslümanlar açısından korkunç bir hal almıştır.
—Evet, Ben özellikle sözü burada Hamas hareketine getirmek istiyorum. Acaba Âsaf Hüseyin’in Filistin’deki Hamas hareketiyle ilgili değerlendirmeleri nasıl?
Hamas kesinlikle terörist bir hareket değildir. İslami bir harekettir. Dikkatlerinizi o yüzden terörist kelimesine çekmek istedim.
Çünkü İslam dünyasında Batı’nın çıkarlarına aykırı davranacak her hareket Batı tarafından kesinlikle terörist olarak yaftalanacaktır. Bu konuda çok dikkatli olmak lazım. Her zaman bu noktayı belirtmişimdir; her hikâyenin her olayın mutlaka iki yüzü vardır. Ben Batı’da yaşıyorum ve doğal olarak Hamas söz konusu olduğu zaman Batı’nın değerlendirme ve görüşlerini de öğreniyorum. Hatta kitaplarımın hepsi de Londra’da basılıyor. Batı’da yaşayarak Batı’dan olayın bir yüzünü görürken aynı zamanda diğer yüzünü öğrenmek için ise bizzat bölgeye gidip ziyaretlerde bulundum ki bu ziyaretlerle olayın diğer yüzüne dair veriler de elde ettim. Kitaplarımda da olayın her iki yönünü aktarmaya çalıştım. Eğer onlar terörist olsalardı bugün benim yaşamıyor olmam gerekirdi. Çünkü ben onlarla birçok defa görüştüm. Son 3–4 yıldır da hem görüşmelerim hem de bu konudaki araştırmalarım devam ediyor. Bundan da amacım sadece olayın diğer yönü hakkında bilgi sahibi olup bunu dürüst bir şekilde okuyucuya aktarmaktır. Yoksa ne ben o örgütün bir üyesiyim ne de onlar bana bağlıdırlar. Ben sadece bir akademisyen olarak görevimi yapmaya çalışıyorum. Onun için bütün dinleyicilere şunu söylemek istiyorum. Bir olayın sadece tek bir yönünü öğrenerek nihaî fikre sahip olmasınlar. Mutlaka diğer yönünü de araştırsınlar, öğrensinler ve artık ondan sonra o konu hakkında yorum yapabilsinler. Hikâyeyi iki taraftan da dinledikten sonra da nihaî kararlarını versinler.
Batı’da çıkan gazete ve dergilerde bu hareket hakkında o kadar fazla bilgi veriliyor ki bu yüzden bazıları bu insanlarla gidip görüşmeye bile gerek yok diye düşünebilir, fakat benim yaptığım ise bu kitap, dergi ve gazetelerden elde ettiğim bilgileri, çıkardığım soruları doğrudan gidip o insanlarla paylaşmak ve olayın yorumlarını almak, ondan sonra da doğru bir şekilde yazıya geçirmektir. Eğer bir akademisyen gerçekten objektif, tarafsız bir yorum yapacaksa, bilimsel araştırma yapacaksa mutlaka her olayın iki yönünü de dinlemek ve ondan sonra değerlendirme yapmak zorundadır. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.
—Ben hemen diğer soruma geçmek istiyorum. Gerçi Âsaf Hüseyin Bey yaklaşımlarıyla, açıklamalarıyla bu sorumu yanıtladılar, ama ben yine de kendisine daha geniş anlamda soracağım. Batılılar özellikle İslam dünyasındaki hareketleri fundamentalist veya radikal diye isimlendiriyorlar ve bu hareketlerin ortaya çıkış gerekçesi olarak bazı tezler ileri sürüyorlar. Acaba Âsaf Hüseyin bu tezlere, bu yargılara katılıyor mu? Bu hareketlerin Batı’nın fundamentalist ve radikal diye isimlendirdiği hareketlerin genel görünümünü nasıl değerlendiriyor?
Siyaset biliminde çok açık bir yaklaşım vardır. Eğer siz Batı’nın çıkarlarına ters düşüyorsanız, sizi, negatif çağrışım uyandıran bir kelimeyle çağıracaklar; yani fundamentalist olarak adlandıracaklardır. Eğer siz onların çıkarlarıyla paralel hareket edip Sovyetler Blok’una, Komünizm’e karşı mücadele ediyor olsaydız da o zaman özgürlükçü, özgürlük savaşçısı adını alırdınız. Burada Batı’dan Batı merkezli düşünce söz konusu.
Batı’da ve bizim bölgemizdeki basın-yayın kuruluşlarının ve birçok etkili kuruluşun onların çok sıkı kontrolü altında olduğunu görüyoruz. Bu sebeple ortaya çıkan sonuç da genelde İslamcı hareketlerin fundamentalist olarak nitelendirilmesidir, başkalarının değil. Örneğin Robin suikasta uğradığında onu öldüren şahıs veyahut şahsın bağlı olduğu hareketin/örgütün fundamentalist olarak yaftalanıp yaftalanmayacağını görmek için uzun süre basını takip ettim, ama maalesef göremedim. Ben zaten bu fundamentalist kavramının kendisine karşı çıkıyorum. Fundamentalist ne demektir? Bunun anlamı nedir? Kesinlikle bir netlik söz konusu değildir. Eğer Hizbullah, Hamas veya bir diğer İslami örgüte mensup kişiye gidip “Siz fundamentalist misiniz?” diye sorsanız, onların gösterdikleri tepkinin sadece gülmek olduğunu göreceksiniz. Aynı zamanda eğer Kur’an’ı okumak, Kur’an’a dönüş fundamentalizm ise evet o zaman her Müslüman fundamentalisttir. Peygamber de en iyi müslümansa, yani fundamentalist ise fundamentalist olmak kötü bir şey değildir şeklinde bir sonuç çıkarmak da mümkündür. Peygamber bir fundamentalist değildir, bu sebeple de fundamentalist kelimesinin neliğini sorgulamak gerekir.
Onun için olaya şöyle bakmak lazım. Bu olay aslında psikolojik savaşın bir boyutudur. Batı dünyasında savaş birçok cephede veriliyor. Savaş artık oldukça karmaşık bir yapıya bürünmüştür. Batı dünyasında insanlar şuna inanıyor; sürekli olarak biz Müslümanları fundamentalist olarak değerlendirirsek tekrar tekrar fundamentalisttir bunlar, fundamentalistler teröristtir şeklinde bir özdeşlemeyi yinelersek artık bir noktadan sonra Müslümanlar da kendilerine “Biz terörist miyiz?” sorusunu sormaya başlarlar. Doğrusu bu yaftalama politikası üzerine bir kitap yazmak istiyorum. Bu şekilde Müslüman kardeşlerime bunun amacının ne olduğunu ifade edebilir ve onları bu konuda daha duyarlı olmaya çağırabilirim. Batı’nın bu Müslümanları fundamentalist olarak nitelemesine, adlandırmasına karşıyım ve buna kesinlikle inanmıyorum. Benim için Müslüman her zaman müslümandır, müslümandır ve müslümandır, başka bir şey değil..
—Diğer sorumu yöneltmek istiyorum. Siz hem Batı’nın gözüyle İslam coğrafyasını görüyorsunuz hem de bir Müslüman olma hasebiyle Batı’yı müslümanca tahlil edebiliyorsunuz. Acaba bütün birikimlerinizle değerlendirdiğinizde 2000’li yıllarda dünya nasıl şekillenecek? Dünyayı ne bekliyor?
Bu nokta çok açıktır. Batı’da son zamanlarda çıkan kitaplardan, makalelerden ve gazetelerde gördüğümüz yazılardan kaynakla durum şunu gösteriyor ki, 21. yüzyılda Batı, İslam’ı yok etmek için elden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. İzlediği anti-İslamcı politika giderek artacaktır. Ayrıca Batı globalizm veya neokolonyalizm şeklinde farklı sömürgeci anlayışlarla dünyaya yeniden hakim olma ve dünyayı sömürgesi haline getirme çabalarını giderek yoğunlaştıracaktır. Kısaca söylemek gerekirse Batı hiçbir zaman İslam dünyası hakkında olumlu bir görüşe sahip olmayacak ve kesinlikle bu konuda görüş değiştirmeye niyeti yok. Anti-İslamcı tavrına devam edecek.
—Türkçeye kazandırılan “İslamî Radikalizm’in Ötesi” isimli son kitabında bir tez olarak Âsaf Hüseyin, imanın bireyin kendisinden değil, Müslümanların diğer insanlarla olan ilişkilerinden ortaya çıktığını savunuyor. Bunu açabilir mi?
İman elbette insanın kendi şahsında ortaya çıkar fakat burada kastedilen şudur: Eğer iman sizin amelinize yansımıyorsa, eğer iman sizin üçüncü şahıslarla ilişkilerinizde kendi varlığını hissettirmiyorsa siz o zaman ne kadar "Ben imana sahibim, tam imanım var” deseniz bile nafile. Dolayısıyla iman ancak amelde yansımasını buluyorsa iman olur ve olgunlaşır. Aksi takdirde bu iddia gereksizdir ve yersizdir.
Bir Müslüman başka bir müslümana yardım edemiyorsa burada büyük bir problem vardır demektir. İmanın amele yansıması politik cephede de kendisini göstermelidir. Çünkü eğer siz politik açıdan da bir kardeşinize destek veremiyorsanız, bu zillet ortamında yaşamaya devam edeceksiniz demektir. Ben kişisel bir örnek vermek istiyorum. Ortadoğu’ya yaptığım ziyaretler, Müslümanlarla karşılıklı konuşmalarım hatalarımın farkına varıp düzeltmemde, var olan görüşlerimin olgunlaşmasında ve imanımın güçlenmesinde büyük rol oynamıştır.
Müslümanlar olarak ilişkilerimize bu yönde devam etmeli ve iman her zaman amelde kendisini bulmalı ve göstermelidir. O yüzden benim tavsiyem şu olacaktır: Müslümanlar birbirleriyle sürekli karşılaşmalı, görüşmeli, onları sevmeli, onlara kesinlikle yardım etmelidir. El ele vermeliler. Zaten Müslümanlar olarak biz hepimiz bir Allah’a, bir Kur’an’a, bir Peygamber’e inanıyoruz. İnancımız zaten bir, öyleyse birbirimize yardım etmememiz için hiçbir sebep yoktur.
—Özellikle Âsaf Hüseyin’in İslam’da sosyolojik düşünüşe yaklaşımları ve bu konudaki katkıları nelerdir? Kendisinin ortaya koyduğu metodoloji nedir?
İslam dünyasında maalesef sosyolojinin durumu çok trajik bir durum arz ediyor. İbn Haldun’un da söylediği gibi aslında sosyolojinin tümü insanlığa büyük bir hizmettir. Batı’da sosyoloji Kant’la başlatıldığı için İbn Haldun’un sosyolojiye yaptığı katkıları itiraf eden çok az kitaba rasladım. İşte benim amacım Batı’daki bu yanlış imajı düzeltmeye çalışmaktır. Ne kadar üzücüdür ki Batı’da mastır ve doktoralarını yapan bizim sosyal bilimciler de kendi ülkelerine döndüklerinde orada ne öğrendilerse aynısını gelip burada öğretmeye çalışıyorlar. İbn Haldun’dan sonra uzun bir boşluk oluştu. Yeni zamanlarda Dr. Şeriati İran’da bu eğilimi, bu boşluğu doldurdu ve yeni bir çığır açtı. Tabii ki İbn Haldun’un karşılaştığı sorunlarla, problemlerle Ali Şeriati’nin karşılaştığı sorunlar tamamen farklıydı. Ali Şeriati’nin karşılaştığı sorunlar İran’ın topluma empoze ettiği veya o gün var olan sorunlardı. O yüzden Ali Şeriati’nin o günkü problemleri çözmeye yönelik ortaya attığı toplumsal reçeteler İran genç nesli tarafından büyük bir zevkle, heyecanla paylaşıldı. Büyük bir saygı ve ilgi duyduğum bu iki sosyoloğumuzun da çalışmalarıma ilham kaynaklığı ettiğini söylemeden geçemem.
Ben aslında İslam Sosyolojisi diye bir kitap yazmayı düşündüm. Bu konuda yoğunlaşmak istedim, fakat gördüm ki bu alanda çok büyük yanlış anlaşılmalar söz konusudur. O yüzden ben de Kur’anî İslam Sosyolojisi’nin nasıl olması gerektiği yönünde araştırmalar yaptım ve bunu açıklamaya çalıştım. Bu da bizi imanın amele yansıması gerektiği düşüncesine sevk ediyor. Ben burada iman derken kişinin namazını, orucunu, haccını kastetmiyorum. Sosyoloji alanında imanın cihad olarak nasıl yansıyıp yansımadığını sorguluyorum ve araştırıyorum. Sosyolojik açıdan olaya bakıldığında amel daha fazla ön plana çıkıyor.
Yanlış anlaşılmasın. cihad derken sadece “kıtal” manasına gelen öldürmeyi kastetmiyorum. Cihad derken kişinin kendisinin ve başka bir Müslüman kardeşinin durumunu daha iyiye götürmek için neler yaptığıyla ilgileniyorum. Geriye dönüp baktığımda fakirlik, hastalıklar, cehaletler, nice acılar, ızdıraplar, öldürmeler vs. görüyorum ve şu soruyu sormalıyız diyorum: İmanımız amele yansıyor mu ya da İnancımızın amele yansıması için bütün bu sıkıntıları yaşayan müslümalar için ne yapıyoruz? Yani “Bir Müslüman camiye gidiyor mu? Namaz kılıyor mu?” şeklinde bir soruya değil, “Bütün Müslümanları tek bir birim olarak algılama ve öyle görme anlayışını sağlamak ve bunu hayata geçirmek için ne yapıyoruz?” sorusuna cevap verebilmeliyiz diye düşünüyorum. Müslümanların bireysel olarak tek başına İslam’a hizmet edebileceklerine fazla inanmıyorum. Onların ümmeti meydana getirip bir bütün olarak hep birlikte bir şeyler yapmaları gerektiğine inanıyorum. Ümmet oluştuktan sonra da “Bu ümmetin öncelikleri nelerdir? Bu konuda neler yapılmalıdır?” sorusuna geçebiliriz ancak.
Bu konuda karşılaştığımız ilk ve en önemli problem müslümanların şu an zillet halinde yaşıyor olmalarıdır. Dolayısıyla yapılacak şey bunu ortadan kaldırmaya yönelik olmalıdır. Ümmet düşüncesi, zorunlu olarak başkasına ister barışçıl bir ortamda barışçı yöntemlerle, ister cihadın diğer anlamı olan kıtal şekliyle yardım etmeyi gerekli ve kaçınılmaz kılıyor.
Özetlemek gerekirse; ilk olarak iman-amel birlikteliği ve paralelliği, ikinci olarak da ümmetin, ümmet bilincinin oluşturulması; yani bir anlamda ulusçuluğu aşıp bütün Müslümanların tek bir birim olarak ümmet düzeyine çıkarılması ve son olarak da bu ümmetin hedeflerinin belirlenip ona göre yol alınması konusunda katkımız olabilir.
—Günümüzde Müslümanların iki uç nokta arasında gidip geldiklerini görüyoruz. 1. İçinde yaşadıkları sisteme entegre olmaları. 2. Marjinal kamaları. Acaba Müslümanlar bağımsız kimliklerini, şahsiyetlerini ne zaman kazanacaklar ve bunu nasıl ifade edecekler?
Evet. Bu çok güzel bir soru. Gerçekten biz Müslüman kimliğimizi kazanmadıkça kesinlikle Batı’ya karşı ya da Müslüman olmayan dünyaya karşı başarılı olma şansımız yoktur. Müslüman ümmeti oluşturmak çok önemli bir nokta.
İkinci nokta ise İslam’ın “Devlet İslam”ı olarak algılandığı bazı ülkeleri görüyoruz. Örneğin; Arabistan’daki Vahhabi İslam’ı. Arabistan’da eğer siz Vahhabi İslam’a inanıyorsanız kesinlikle sufizme yer yoktur. Farklı düşüncelere kesinlikle müsaade edilmez. Çünkü bu gibi İslamî anlayışların fesada sebep olacağı şeklinde bir kanaat vardır. O açıdan gerçekten Müslümanların 21. asra doğru yol alırken bu konuda çok ciddi bir şekilde oturup düşünmeleri gerekir. Bu noktada kesinlikle devletlerin, mezhepsel açıdan sınırlı olan bu İslamî anlayışları aşmaları sonra da tek bir bağlılığı gündeme getirmeleri gerekir ki bu tek Allah’a, tek Peygamber’e ve tek Kur’an’a bağlılığı ifade eden İslam’a bağlılıktır.
— Âsaf Hüseyin’e koşuşturmalar arasında bizlere imkân tanıdığı için ve sevgili arkadaşımıza da çevirme konusunda bize yardımcı olduğu için teşekkür ediyorum.
Radyo Günışığında 11.05.1996 C.tesi tarihinde, Mustafa Sekili’nin sunduğu “Dar Kapı Gece Söyleşileri” programından Medeniyet Mektebi için deşifre edilmiştir.
Yorum (6)
... Yazan: merve çetin , December 10, 2009
tsk ederim hayırlı yayınlar
... Yazan: merve çetin , December 06, 2009
aq hocam guzel olmus
... Yazan: zeynep toklu , October 23, 2009
s.a ..mustafa hocam paylaşımınız güzel olmuş.Asaf hüseyin bey'in şöyleşinini paylaştığınız için teşekkür ederim.
... Yazan: abdusselam , September 20, 2009
selamun aleykum asaf hüseyinin hayatı neden çıkmıyor googlede ve kendisine ulaşma imkanım var mı
... Yazan: Burhan Demirel , April 17, 2009
Asaf Hüseyin Bey'in kitapları ülkemizde neden fazla baslmıyor,satıl mıyor.! da bazı malum çevreler 15 günde bir kitap basıp yayıyor,Basılan kitaplar da hep bir birinin tekrarı,Dinin hikayeciliğini yapanlar bunula küplerini dolduruyor,ama seviye/seviye kazndırma ortada yok.
... Yazan: Efgan SEKİLİ , February 03, 2009
Asaf Hüseyin Bey'in Müslümanların bireysel olarak tek başına İslam’a hizmet edebileceklerine fazla inanmıyorum.Sözüne sonuna kadar katılıyorum.Tek başına insan ne kadar mücadele ederse etsin sonunda bir yere kadar....ancak nezaman ki insanlar ümmet olma fikriyle ve düşüncesiyle hareket etmeye başlarsa işte o zaman birşeylerin yapılabileceği ve başarılı olunacağımuhakkaktır.Rabbim bizleri ümmet olma bilinciyle hareket edenlerden eylesin