Anasayfa  |   Dinleti  |   Kitaplık  |   Sanattan Yaşama  |   İletişim  
Anasayfa
Kuran Mektebi
Felsefi Bakış
Makaleler
Göller Ülkesinde Bir Ada
Kitap Tahlilleri
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Basından
Söyleşiler
Kültür Sanat
Tozlu Sayfalar
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Çocuk ve Genç Mektebi
Düşünce-Analiz

Site İçi Arama




Mustafa SEKİLİ
Din ve Bilim
Düşünce-Analiz
Kamil KOÇ
Sanat Nedir? Hareketli Görüntünün Teorik Çerçevesi
Sanat
Kamil KOÇ
Sanat Nedir II
Sanat
Ali ŞERİATİ
Sevgi Aşktan Üstündür
Tozlu Sayfalar
Irvin YALOM
Annem ve Hayatın Anlamı
Öykü
Mustafa SEKİLİ
Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi [Görüntülü]
Söyleşiler
Mustafa SEKİLİ
Âsaf HÜSEYİN ile Söyleşi
Söyleşiler
Mehmed ÂKİF
Sabır
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Halime TOROS
Harezmi
Göller Ülkesinde Bir Ada
Prof. Dr. Fuat SEZGİN
İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri
Makaleler
Paul TİLLİCH
İman ve Akıl
Düşünceler
Yasin YARAR
İçimizde Duran Hakikatin Hayat Üreten Yüzünü Perdeleyen Korku
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Ahlaki-Vicdani Tükeniş
Düşünce-Analiz
Prof. Dr. İlhami GÜLER
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Düşünce-Analiz
Hülya DURMUŞ
Shakespeare'in Üç Oyunu ve Şiddet Çeşitlemeleri
Tiyatro
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Kenar Mahalle Köpeği
Sinema
Prof. Dr. İlhami GÜLER
İran İzlenimleri
Deneme
Özdemir ASAF
Geldim
Şiir
Tunku Hasan Dİ TİRO
Özgürlüğün Bedeli
Tozlu Sayfalar
  Anasayfa arrow Göller Ülkesinde Bir Ada arrow Harezmi
Harezmi

Halime TOROS

 

Bağdat’ta ilk taşlarını Halife Mansûr’un taşıdığı, Harun Reşid döneminde sütunlarının görülmeye başlandığı, Me’mûn devrinde ise bütün ihtişamıyla beliren yapı Beytü’l-Hikme’dir.

Yani bilgelik evi.(1)
Beytü’l-Hikme, ne sadece bir kütüphane, ne de bir çeviri bürosudur. Araştırmaların, gözlemlerin yapıldığı, telif eserlerin yazıldığı; büyük tıp bilginlerinin, astronomların, kimyacıların, fizikçilerin, felsefecilerin ve din âlimlerinin yetiştiği bir akademidir.
Dünyanın her tarafından her dilde yazılmış kitaplar getirilir bu kente; Yunanca, Rumca, Süryanice, Farsça, Hintçe, İbranice…
 
Âlimler gelir; Mezopotamya’dan, İran’dan, Mısır’dan, Orta Asya’dan ve Hint’ten…
Bu kadar değişik toplumlardan ve inançlardan insanların bir araya gelmesi muhakkak ki o dönemde düşünceye ve farklılıklara gösterilen hoşgörüyle yakından bağlantılı...(2)
Bizans Kilisesi tarafından aforoz edilen Nesturileri görürüz Bilgelik Evi’nin kapısından girerken. Sürekli baskı altında tutulan Sabiileri ve Süryanileri… Hintliler, İranlılar ve Türkler sonra...
Hayallerin ve ideallerin gerçekleştirildiği yerdir Bağdat.
Doğu dünyasının bilim merkezidir.
İslam Rönesans’ının beşiğidir.
Dünyanın en değerli el yazması eserlerine sahip muhteşem bir kütüphanedir.

Günlük ekmeğini yarı yarıya yemiş
Adam da gelmişti oraya
Yağmur kapmış bir adam da gelmişti oraya
Bilginler büyücüler su vurucuları
Köle tüccarları çan onarıcıları da
Sultan saçını tarayan kadın
Eski bir define arayıcısı
Matematiğin bulucusu
Füsus okuyucusu
Şeyh Galib’in muştucusu
Hazinedar ve kütüphane memuru
Hepimiz hepimiz oradaydık.(3)


İşte Harezm’de yaşayan bir Türk âlimi de Me’mûn’un daveti üzerine Bağdat’a gelenler arasındadır.
Tarihe cebir ilminin ve astronomların babası olarak geçecek bu Türk-İslam âliminin ne doğum tarihini kesin olarak biliyoruz, ne de ölüm tarihini. Tek bildiğimiz doğumunun 800’den önce, ölümünün ise 847’den sonra olduğudur.
Hâl tercümeleri onun hakkında çok az bilgi verir, eski tarih ve coğrafya kitaplarında ise bazı dolaylı atıflar bulunur.(4)
Künyesi nedeniyle o dönemde yaşamış başka âlimlerle karıştırıldığı da olur, adının çok farklı biçimlerde söylendiği de. Yabancı kaynaklarda Harezmî, Harezm, Harzemli, el-Harzemî, Algorithmi, Algorisme ve Harizmî olarak geçen bu matematik bilgininin tam adı şöyledir:

Ebû Abdullah b. Mûsâ el-Harezmî
Doğum yeri şimdi Özbekistan sınırları içinde olan Hive(5), eskiden Harezm Ülkesi sınırları içindeydi. (Sarayları, camileri ve medreseleri ile yüksek düzeye ulaşmış bir uygarlığın temsilcisi olan Harezm Ülkesi, bugünkü Özbekistan’ı, Kuzeydoğu İran’ı, Afganistan ve Pakistan’ın güneyini içine alan bölgeydi. Bu bölgeden aynı zamanda İbn Türk, Fârâbî, Ebü’l-Vefâ, Ebû Nasr İbn Irak ve İbn Sina gibi isimler çıkmıştı.)
Harezmî, Aristo’nun sultan rüyalarına girdiği, sokaklarında matematiğin, coğrafyanın ve felsefenin konuşulduğu, çevirmenlerin kandillerinin sabaha kadar yandığı bir dönemde Bağdat’a geldi.
 
Şairlerin inci bir gerdanlığa benzettikleri Dicle Nehri’nin berrak aynasında kendini seyreden Bağdat, bu yeni konuğuna da genişçe bir yer açtı kucağında.
Deve kervanlarının her gün kapısına uzak ülkelerden kitap yığdığı Beytü’l-Hikme’de yönetici oldu.
Ama aynı zamanda ilim heyetlerine başkanlık yapıyor, uzak ülkelere bilimsel araştırmalara gidiyor, gözlemler yapıyordu. Bunlardan biri de Sincar Ovası’na yaptığı yolculuktur.
Me’mûn’un astronomları, yerkürenin bir derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek için Sincar Ovası’na geldiler. Heyetin içinde Harezmî’nin yanı sıra ünlü astronom Musa İbn Şakir’in üç oğlu da var. Şakir’in üç oğlundan biri Dicle’nin kıyısında kendi rasathanesini kurmuş, diğeri mekanik sanatında dâhice buluşların sahibi, üçüncü kardeş ise geometride benzersiz bir kabiliyet…
Grup aynı noktadan ikiye ayrıldı. Kuzeye doğru yürüyenler Kutup Yıldızı’nı yükselirken, Güneye doğru yürüyenler ise batarken görünceye kadar ilerlediler. Böylece meridyen dairesinin bir derecesini büyük bir isabetle hesapladılar.
 
16. yüzyıl İtalyan matematikçi Gerolama Cardano’nun dünyanın en büyük on iki dehası arasında saydığı Harezmî, kendisini Türk-İslam dünyasının en büyük matematikçisi yapacak çalışmalarına böyle bir bilimsel ortamda başladı ve Musa’nın oğulları gibi birçok bilim adamıyla ortak hikâyelere, başarılara imzasını attı.
10. yüzyılın Bağdat’ında bilim ve kültür tarihinin en önemli simalarının yetişmesi buradaki bilimsel ve kültürel ortamla açıklanır. Felsefede Kindî ve Fârâbî, tıpta Râzî, astronomide Battanî ve matematikte Harezmî bunlardan bazıları…
 
Harezmî ilk önce Eski Mısır ve Yunan kaynakları ile Mezopotamya ve Hint kaynaklarını inceledi.
Ve bir kitaba dokundu…
Halife Mansûr zamanında Hintli bir astronom tarafından getirilmiş, Brahmaguphta’nın “Siddhanta” adlı eseriydi bu.
Kitap; yıldızların hareketleri, hesap usulleri ve Hint sayı sistemi ile ilgili konuları içeriyordu.
Eser gün ışığına çıkmak için Harezmî’nin gelmesini beklemiş gibidir. Aynı zamanda ilk rasathanelerin kurulmasını…
 
 Harezmî astronomi alanında yaptığı okumaları Bağdat ve Şam rasathanelerinde yaptığı gözlemlerle birleştirerek günümüze kadar gelebilen ve alanında ilk olan astronomi kitabını hazırladı: “Zîcü’l-Harezmî”. İslam âleminde çok geniş yankı bulan ve kullanılan bu esere tıpkı diğer eserleri gibi çeşitli şerhler yazıldı, yorumlar yapıldı. Astronomi cetveli Kopernik devrine kadar kullanıldı.
Bath’lı Adhelard tarafından “Ezziyc Djaferis al-Karezmi” adı altında Latinceye tercüme edilen eserin aslı ne yazık ki kayıp. Ama bu Latince çeviri sayesinde günümüze kadar ulaşmayı başardı.

Ama asıl ününü matematik alanında yaptı. Matematiğin çok önemli bir dalı olan “Cebir” ilminin kurucusu unvanına sahip oldu. Onun zamanına kadar cebir kısmen de olsa biliniyordu. Ama sadece birinci dereceden denklemler çözülebiliyordu.

Kitabın yazılış öyküsü ise bize matematiğin her çağda ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Bugün nasıl binaların, köprülerin yapımından, alışverişe kadar hemen her alanda matematik varsa, o dönemde de toplumların birçok ihtiyacı için matematik bilmek gerekiyordu.
Orduların düzenlenmesi, vergilerin belirlenmesi, takvimin hazırlanması gibi pratik ihtiyaçlar… Bir dağın yüksekliğini ölçmek, suyun derinliğini, yeryüzünün yarıçapını, yıldızların konumunu... 

Halife Me’mûn, Harezmî’den ticari hesaplarda, arazi ölçümlerinde, miras taksiminde, suların yükselmesinin ölçümünde kullanılacak hesapları kolaylaştırmak üzere bir yöntem geliştirmesini istemişti.
Bunun üzerine Harezmî, meşhur cebir kitabının çalışmalarına başladı. Hint rakamlarını, Babillilerin kök hesaplarını ve Batlamyus’un metotlarını bir araya getirerek, eksikliklerini tamamladı.
İkinci dereceden denklemlerin analitik çözümlerini formüle ederek bunu pek çok pratik örnekle izah etti.
İçinde 800’den fazla problemin ele alındığı bu başyapıtta Hint ve Yunan matematiği ile Mezopotamya ve İbrani geleneklerinin başarılı bir sentezini görürüz.
Aktarma ve kısaltma bilimi adını verir çalışmasına. Cebir bir denklemin bir yanındaki terimin diğer yana aktarılmasıyken, mukabele; benzer terimlerin cebirsel olarak toplanarak kısaltma yapılmasıydı. Yani sadeleştirme işlemi... Bunları kolayca yapabilmek için Sembolik Cebiri geliştirerek sistematize ediyor ve hesaplarında Batı uygarlığının henüz bilmediği Sıfır’ı kullanıyordu.
820 yılında biten bu çalışma, İspanya-Endülüs medreseleri aracılığıyla Batı’ya aktarıldı. İlk Latince çevirisi 1183’te yapıldı. Tam altı yüz yıl boyunca en temel kaynak eser olma özelliğini korudu. 15. yüzyıla geldiğimizde eserin Alman diline çevrildiğini ve 1486’da Leipzig Üniversitesi’nde Harezmî’nin Cebir’inin okutulmaya başlandığını görürüz.
Cebire Batı’da verilen “algorismus” adı, “el-Harezmî” kelimesinden bozma bir terimdir.
Kitabın önsözünde şöyle der Harezmî:

“Bir ilim adamı ya kendisinden önce kimsenin tespit edemediği bir konuda eser kaleme alır, ya kendinden önceki ilim adamlarının bıraktığı konuları açıklar, kolaylaştırır ve anlaşılır kılar ya da daha önce yazılmış eserlerde bulunan eksiklikleri giderir, yanlışları düzeltir.”

Harezmî’nin çalışmaları evrenin ahengini matematik yoluyla anlamaya çalışanlara yüzyıllar boyunca ilham verdi.
Onun açtığı yoldan daha sonra el-Fergânî, Ebü’l-Vefâ el-Buzcânî, Ömer Hayyam gibi matematikçiler gidecekler ve bu bilim dalını mükemmelleştirip ilerletmeye çalışacaklardır.
Harezmî’nin bir diğer önemli çalışması ise sayılara ilişkindir.
Matematiğin ilk eylemi sayı saymak... Sayı sistemi oluşmaya başladığında insanlar çok uzun süre sadece 1 ve 2’yi bildiler. Sıfırın bulunması ise çok daha sonra. İnsanlık yüzyıllarca sıfırsız yaşadı.
Onu ilk bulan Hintliler. Bu kavramı İslam dünyasına sokan ve hesap yapmak için ilk kullanan insan ise Harezmî.
Cebir Kitabı’nın “Onlu sayıların Tanımı”na ayrılan birinci bölümünde şöyle diyordu Harezmî: “Halk hesaplamadan genellikle ne bekler?, diye düşündüğümde, gördüm ki her zaman beklenen ‘sayı’dır.”
 
(İnsanlar sayıları sadece hesap yapmak için kullanmamışlar, aynı zamanda uğuruna ya da uğursuzluğuna da inanmışlardı. Bugün bile kimi sayıların uğursuzluğuna inanmanın yaygın bir şey olduğu düşünülecek olursa Pisagorcuların aklı, sağlığı, adaleti ve evliliği sayıların etkilediğine inanmalarını anlayışla karşılayabiliriz.)
 
İşte Harezmî de sayıların peşinde, Hint matematiğini incelemek amacıyla Hindistan’a gitti. Geri dönüşüne ilişkin şu hikâye anlatılır:
Kervan zor ve yorucu bir yolculuktan sonra Bağdat’a ulaştı. Harezmî’nin koltuğunun altında bir deste kâğıt ve kitaplar bulunuyordu. Karşısında, bu yolculuğun semerelerini heyecanla bekleyen Abbasi halifesi Me’mûn... Kâğıtlarının bir bölümü yere düşüyor. Üzerinde şifreye benzeyen simgeler var...

— Bunlar nedir?, diye sordu halife.
— Hint sayılarıdır, diye yanıtladı, ünlü bilgin. “Bunlar sayıların tanımlanmasını ve aritmetik işlemlerini çok kolaylaştıracaktır” diye saygıyla ekledi.

Halife, Harezmî’nin getirdiklerini geliştirip herkese yararlı hâle getirmesini ve diğerlerine öğretmesini buyurdu.

Ve “Kitâbu’l-Hisâbi’l-Hind”, yazılmaya başlandı. Eser, bugün bizim aritmetikte dört işlem dediğimiz toplama, çıkarma, çarpma ve bölme türünden işlemleri konu ediniyordu.
Hint rakamlarının ve ondalık sayı sisteminin İslam dünyasına girişi bu eserle gerçekleşti. Tıpkı Cebir kitabı gibi bu eseri de Batı Rönesans’ının ortalarına kadar bütün aritmetik kitaplarının ana kaynağı oldu.
Harezmî’nin bu iki önemli matematik eseri sayesinde Batı’da Romalılardan beri yürürlükte olan harf-rakam ve hesap sistemi yerine Harezmî tarafından mükemmelleştirilen Hint rakam ve hesap sistemi geçmeye başladı.
Dokuz Hint rakamı ve bir de sıfır işaretiyle bütün sayıların yazılabileceğini Harezmî’nin kitabını Latinceye çevirirken fark eden İtalyan matematikçi Fibonacci, “Abaküs Kitabı”na Avrupa için oldukça garip ve anlaşılmaz gelecek olan şu cümle ile başlıyordu: “Dokuz Hint rakamı ve bir de sıfır işaretiyle bütün sayılar yazılabilir.”
Ve insanlık sayı saymayı öğreniyor.
Sayı sistemini ve hesap sanatını sistematik bir şekilde anlatan Harezmî sayesinde…
* * *
Harezmî sadece matematikle ve astronomiyle değil, coğrafya ve tarihle de ilgilenmişti.
Biri usturlabın kullanılmasına, diğeri ise usturlabın yapılmasına dair iki eseri bugün kayıp. Yunanlıların “yıldız yakalayan” adını verdikleri usturlap, yerel zamanı ve mevkiyi tespit eden çok önemli bir astronomik âletti. Denizciler için paha biçilmez bir öneme sahip olan usturlaplar hem astronomik gözlemlerde sayısız hesaplamalarda kullanılıyor hem de günlük hayatta birçok işe yarıyordu. Onun yardımı ile bir Müslüman ibadet zamanlarını doğru hesaplayabiliyor, Mekke’nin mevkiini tespit edebiliyordu.
 
İşte Harezmî usturlabın 43 çeşit kullanışını bulmuştur. Ondan sonra gelenler bu sayıyı bine çıkaracaklardır.
Küçükleri basit bir cep saatinin işlevini gören usturlaplar yanında su, cıva, yanan mum veya ağırlıkların yardımıyla çalışan güneş saatleri de İslam bilginlerinin ilgilendikleri bir diğer alandı. Öğle zamanını hatırlatan çalar güneş saatleri, her saat başı küreler düşüren su saatleri zamanının harikaları arasındaydı.
Harezmî de bu alana ilgisiz kalmamış, mermer yüzey üzerine güneş saati yapmakla ilgili “Amelü’s-sa’a fi basiti’r-Rûhame” adlı bir eser yazmıştır.
Aynı şekilde “Kitâbu’t-Târîh” isimli eseri de günümüze ulaşamayan eserleri arasındadır. Bu eser hakkındaki bilgileri eser henüz dolaşımdayken, İslam tarihçilerinin bu eserden yaptıkları alıntılar ve atıflardan anlarız.
 
Büyük bilginin diğer çalışmaları arasında Batlamyus’un “Coğrafya” isimli eserini Arapçaya çevirmek ve yine Halife Me’mûn’un isteği üzerine Dünya ve Gökküresi haritalarını gösteren bir atlasın hazırlanmasına katılmasını sayabiliriz. Bu harita İslam dünyasında yapılan yeryüzü ve gökyüzü haritalarının ilkidir.
Batlamyus’un “Coğrafya”     isimli eserini “Yerin Biçimi Hakkında” ismiyle Arapçaya çevirmişti. Böylece Yunanlıların matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgileri de İslam dünyasına aktarılmış oluyordu. Aslında bire bir çeviri değildir bu eser. Kendi gözlemleri ve görüşlerini de eklemiştir. Batlamyus’tan aynen aldığı bölümler, tabiatıyla onun yanlışlarını tekrar etmesine neden olmuştu. Ama kendisi tarafından eklenen İslam medeniyetinin yayıldığı coğrafyaya ilişkin bilgilerin doğruluğu açısından Batlamyus’un haritasından daha özgün ve doğru bir harita çıkarır ortaya. Bu kitap kendisinden sonra gelen coğrafyacıların çalışmalarına rehber olur.
Bu kıymetli yapıtın el yazması bir kopyası Strazburg Kütüphanesi’nde bulunuyor.
Yine onun zamanına kadar Nil Nehri’nin cennetten çıktığına inanılıyordu. Harezmî Nil Nehri’nin Batı Afrika’dan ya da cennetten doğmayıp bir gölden çıktığını tespit etti. Ve onun kuramı Batlamyus-Harezmî Kuramı olarak tarihe geçti.

Harezmî, Halife Me’mûn’un ölümünden sonra Mu’tasım ve Vâsık dönemlerinde de çalışmalarını sürdürdü. Halife Vâsık döneminde elçilikler yaptı. Tarihçilerin söylediğine göre Hazar Kralı Tarkan’a elçi olarak gönderildi. Bir de Ashâb-ı Kehf’in mezarının bulunduğu yeri araştırmak için Efes’e geldiği söylenmektedir. Vâsık’ın ölümünde onun başucunda olduğu için, hâlâ hayatta olduğunu biliyoruz. Muhtemel yaşı bir hayli ilerlemiştir. Genel olarak ölümüyle ilgili üzerinde fikir birliği yapılan tarih 850 yılıdır.

Bağdat Harezmî’ye katkı yaptı, Harezmî başta Bağdat ve Türk-İslam âlemi olmak üzere bütün insanlık âlemine.

* * *

İslam uygarlığının temelinde sultanların, bilginlerin, şairlerin, mütercimlerin, kitap çoğaltan yazıcıların, ciltçilerin, kervancıların, ilme meraklı meşhur ailelerin ve daha kim bilir kimlerin emeği, çabası, heyecanı ve öğrenme ihtirası vardır.Harun Reşid, egemenliği altındaki topraklarda yaşayan insanlardan cizye olarak kitap ister. Hatta sırf kitap toplamak için seferlere çıkar.
 
Halife Me’mûn Bizans’a karşı yaptığı seferler sırasında Küçük Asya’nın, İstanbul’un, Kıbrıs’ın, Efes’in ve Bergama’nın bütün felsefe kitaplarını toplar.
Ve Beytü’l-Hikme sadece insanlığın bilimsel mirasını saklamakla kalmaz; yüzlerce matematikçi, astronom, tıp âlimi, fizikçi, kimyacı, felsefeci, tarihçi yetiştirir.
Sonra, “Esenlik ve Barış Yurdu”nun, yani Bağdat Bilgelik Evi’nin sütunları Endülüs yoluyla Batı’ya taşınır.
Peki, yüzlerce matematikçi, astronom, tıp âlimi, fizikçi, kimyacı, felsefeci, tarihçi yetiştiren Beytü’l-Hikme’ye ne oldu?
Beytü’l-Hikme’nin 10. yüzyılın sonuna kadar çalışmalarını sürdürdüğünü biliyoruz. Bundan sonrasına ilişkin bize Beytü’l-Hikme’den haber veren hiçbir kitaba rastlamayız. Ta ki Moğol hükümdarı Hülâgu’nun 1258’de Bağdat’ı istilasına kadar.
Bu istila, şehri yakıp yıktığı gibi o güne kadar toplanan bütün Hint, Yunan, Mısır, Babil, Grek ve eski medeniyetlerin orijinal el yazmaları da yakılıp yıkılmıştır.(6)
Fuad Köprülü’nün şu sözleri Bağdat’ın geçmişini olduğu kadar bugününü de ilgilendirmiyor mu?

“Moğol istilası gerek Harezmşahları gerek Abbasi Halifeliği’ni sür’atle ortadan kaldırdı; birkaç İslam şair ve müellifinin izhar ettikleri teessür bir tarafa bırakılırsa, bu hadise İslam dünyasında hiçbir sûretle büyük bir akis uyandırmamıştır.”(7)


NOTLAR:

(1)Beytü’l-Hikme’nin kuruluşu, işleyişi ve etkileri hakkında daha fazla bilgi için Mustafa Demirci’nin Beytü’l-Hikme üzerine yaptığı çalışmaya bakılabilir: İnsan Yayınları, İstanbul, 1996
(2)İslamiyet’in egemen olduğu topraklarda Müslümanların sadece ehli kitap olarak kabul ettiği Yahudilere ve Hıristiyanlara değil, Zerdüşt, Budist gibi farklı inanç sahiplerine de hoşgörüyle yaklaşmasının temelinde nüfusunun azlığı olduğu yorumunu getiren Braudel’e göre: “Yönetim, ticaret, savaş, askerî gözetim. Bunları gereğince yerine getirebilmek için İslamiyet, nereden gelirse gelsin, nereden bulabilirse bulsun her insanı, nüfustan yana zengin Batı’nın hiç bilmediği bir hoşgörüyle kabul etmekteydi. Üstelik bu insanları sınırlarının dışında her yerde büyük bir inatla arıyor, bu da Klasik İslam’ı en mükemmelinden köleci bir uygarlık hâline getiriyordu.”
(3)Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” isimli şiirinden.
(4)Harezmî’nin hayatı hakkında belgelere dayanan bilgi yok denecek kadar az. Ancak üç oğlu olmuş Harezmî’nin. Musa’nın oğulları kadar şöhret kazanmasalar da Ahmet, Mehmet ve Hasan kardeşlerin üçü de babaları gibi matematikle ilgilenmişler. Eski Yunan matematikçisi Apolonius’un meşhur “Konika” adlı eserini de bu üç kardeş birlikte tercüme etmişler.
(5)Hive: Dünyanın sayılı müze-şehirlerinden Hive, aynı zamanda Asya’nın en önemli medeniyet merkezlerinden biri olmuş. 7. yüzyılda Abbasilerin eline geçmiş; 11. ve 13.yüzyıllarda ise Harezmşahların egemenliğinde... Sonra sırasıyla Moğollar, Timurlular ve Şeybanilerin eline geçiyor; 16. yüzyılın başlarında ise Hive Hanlığı’nın merkezi oluyor. (Hive Hanları başlarına sorguçlu sarık takarak ve kılıç kuşanarak tahta çıkarlarmış. Han öldüğü zaman, yeni Han kılıç kuşanıp tahta çıkıncaya kadar kimse evinden dışarıya çıkamazmış.)
Kervanların uğramadan gitmediği o yüksek duvarların ardındaki sığınak, görkemli camii ve medreseleriyle 2500 yıllık bir tarihe sahip.
Tarihi kayıtlarda adına ilk olarak 10. yüzyılda rastlanan Hive, han sarayları, medreseleri, camileri ve türbeleri ile Doğu’nun Floransası olarak kabul ediliyor.
Bu döne döne derinleşen şehir; toprak rengi yapılarına, dar sokaklarının büyüsüne kapılan şairlerin esin kaynağı oluyor.
Aynı zamanda Asya’nın en büyük köle pazarlarından biri de Hive’de bulunuyormuş. 19. yüzyılda bile kaçırılan İranlı ve Rus kölelerin burada satıldığı söyleniyor. İpek yolu gözden düşünce, Hive de birçok şehir gibi içine kapanıyor.
Hive’nin ahşap yapıları arasında Karahanlılar döneminden kalma Saray Camii de bulunuyor. Bir de Hive Kalesi’nin önünde, ünlü Hiveli âlim Harezmî’nin görkemli heykeli…
(6)Eğer bugün elimizde o zamanlardan kalma eserler varsa, bunu da Beytü’l-Hikme’nin çalışma biçimine borçluyuz. Daha önce nüshaları çoğaltılarak değişik şehirlere gönderilen kitaplar bu yıkımdan kurtulmuştur. Bir de Moğollar bu şehri yakıp yıkmadan bir asır önce Latinceye tercüme edilen kitaplar...
Kendisinden önce gelen Yunan mirasını devralmış olan İslam medeniyetinin birikimi Batı tarafından devralınmıştı. Tıpkı 8. yüzyılda İslam dünyasındaki çeviri faaliyeti gibi, 12. yüzyılda da Batı’da çeviri dönemi başlayacak, sırf bu amaçla Toledo’da bir çeviri okulu ve medrese tipinde okullar kurulacaktır. Bu medreselerin ilk hocaları ise daha önce İslam medreselerinde dil öğrenen, matematik, tıp, astronomi ve felsefe okuyan öğrencilerdir.
İşte Batı bilim ve uygarlığının temel taşlarını oluşturan bu birikimdir. Yoksa 14. ve 15. yüzyıllarda Batı’da birdenbire ortaya çıkan yenilikler kendiliğinden uyanan bir keşifler ve icatlar çağının ürünü değildir. (Eski Yunandan başlayarak birçok uygarlıkta tercümenin rolü için Hilmi Ziya Ülken’in “Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü” isimli çalışması mutlaka okunmalı. Ülken Yayınları, İstanbul, 1997.)
(7)Mezopotamya / Bağdat: Ansiklopediler Dicle ve Fırat nehirleriyle sulanan verimli düzlüklerin bulunduğu alana “ırmaklar arası” anlamına gelen Mezopotamya adının verildiği söylüyor. Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak Basra Körfezi’ne kadar uzanan bu bölge Verimli Hilal, Bereketli Hilal isimlerinden de anlaşılacağı gibi topraklarının bereketi ve iklim şartlarının uygun olması nedeniyle sık sık göçlere ve istilalara maruz kaldı.
Bugün büyük bir bölümü yarı çöl, step ya da tarıma elverişli olmayan tuzlanmış arazilere dönüşmüş olan Eski Bereketli Hilal bölgesinde Hititler, Lidyalılar, Persler, Sümerler, Akadlar, Babiller ve Asurlular gibi birçok kavim yaşadı. Bu bölgedeki karşılaşmalar ve kaynaşmalar ortak bir kültürel geçmiş oluşturdu. Mesela Aramca, tüm Sami halklarının ortak dili hâline geldi.
İlk kentler ve tapınaklar bu bölgede kuruldu, yazı burada bulundu, ilk kanunlar burada yapıldı, ilk tekerlekler bu topraklar üzerinde döndü. İnsanlık ilk devrimini, Bereketli Hilal Bölgesi’nde, ona can veren iki ulu nehrin, Fırat ve Dicle’nin arasında gerçekleştirerek tarıma başladı.
İlk düzenli şehir ve devletlerin kurulduğu bu geniş bölgenin Aşağı Mezopotamya kısmında Kerbelâ, Necef, Hille, Kûfe, Bağdat, Basra gibi şehirler yer alır. Bu bölge tarihte aynı zamanda Irak-ı Arab olarak geçer.
İşte bu bölgede, kadîm zamanlardan beri meskûn olan şehrin üzerinde “Tanrı’nın Hediyesi” olarak, “Sulh ve Selamet Şehri” olarak bütün şehirlerin anası, İslam âleminin başkenti, Abbasilerin payitahtı olan Bağdat yükseldi.
Abbasilerin ikinci halifesi Mansûr, 762 yılında yeni devletin temellerini Dicle nehrinin üzerinde, eski Babil harabelerinin üzerinde atmıştı. Halife Mansûr’un kurduğu Bağdat’ın dört kapısından Horasan Kapısı Dicle Vadisi’ne bakıyor ve bu kapıya “İkbal Kapısı” da deniyordu. Çünkü Abbasoğullarının yıldızı Horasan tarafında parlamıştı. Diğer kapılar ise Basra’ya, Kûfe’ye ve Suriye’ye bakıyordu.
Bağdat, 762’den 1258 Moğol İstilası’na kadar tartışmasız dünyanın en zengin başkenti oldu. Bağdat’ın en çok geliştiği dönem olarak 777 yılında halife olan Mehdî’den 833’deki ölümüne kadar hüküm süren Me’mûn’un zamanı gösterilir. Me’mûn, bilginleri ve aydınları cihanın ışığı ve insanlığın rehberi olarak görüyordu.
Eski uygarlıkların birikimini sahiplenen Bağdat, Yunan el yazmalarını çürümekten ve yok olmaktan kurtarmıştı. Halifeler zafer kazandıkları ülkelerden haraç olarak kitap istiyorlar; özel elçiler ve varlıklı insanlar bu konuda geniş bir yetki ve dolgun para torbalarıyla Bizans ve Hindistan’a yolculuklar yapıyor ve sultanların en esaslı meşguliyetini henüz Arapçaya çevrilmemiş el yazmalarını toplamak oluşturuyordu. Karanlık bir mahzende çürümeye terk edilmiş, bir Süryani manastırında unutulmuş, çok eski bir tapınakta kurtlar tarafından şurasından burasından yenmeye başlanmış değerli el yazmaları böylelikle Bağdat’a taşınıyor. Bu ışık kentine kervanlar sandıklar dolusu kitap boşaltıyor.
Nesturi, Sabii, Zerdüşt gibi çeşitli dinlere mensup mütercimlerin kandilleri yanıyor sabaha kadar…
Sokaklarında Eflatun, Aristo, Hipokrat, Öklid, Arşimed, Galenos gibi büyük Yunan üstatları konuşuluyor.
Ve 8. yüzyılda bir ihtiras hâlini alan çeviri faaliyeti Beytü’l-Hikme’de gerçekleşiyor. Yani bilgelik evinde…
İlk taşlarını Halife Mansûr’un taşıdığı, Harun Reşid döneminde sütunlarının görülmeye başlandığı, Me’mûn devrinde ise bütün ihtişamıyla beliren bu yapı, İslam uygarlığının büyük kıvılcımını oluşturuyor.
Bizans Kilisesi ve imparatoru tarafından aforoz edilen Nesturiler, sürekli baskı altında tutulan Sabiiler, korkusundan dağlara çekilen Hıristiyan papazları, değişik yerlere dağılmış Yahudi ve Süryaniler, Hintliler, İranlılar, Türkler Beytü’l-Hikme’de bir araya geliyorlar.
Kitaplar bir yandan tercüme edilirken, öbür taraftan da kâtipler tarafından çoğaltılıyor. Elbette bunun için canlı bir kâğıt endüstrisine ihtiyaç vardı. Daha Harun Reşid’in hükümdarlığı sırasında, 794 yılında Bağdat’ta ilk kâğıt fabrikası kurulmuştu.
Yemek takımları ve vazolar Hindistan’dan, içkiler Şiraz ve Isfahan’dan… Horasan’dan demir, Kirman’dan kurşun, Keşmir’den kumaş, Japonya’dan altın ve abanoz…
Ve bir masal şehri hâline geliyor Bağdat.
İlk büyük felaketini 813 yılında yaşıyor. Harun Reşid’in oğulları arasında çıkan taht kavgaları sonucunda bir kül ve enkaz yığını hâline geliyor. Ama ne gam! 820’lerde Abbasi halifesinin yıllık geliri Bizans İmparatorluğu’nun o sıralardaki yıllık gelirinin beş katı…
Bir sulh ve selamet şehri olarak kurulsa da içinden geçen Dicle’nin kıyısında ağıtlar hiç eksik olmuyor. Hâlâ da öyle!
1184’te Bağdat’a gelen Endülüslü İbn Cübeyr’in bu şehir hakkındaki duyguları şöyledir: “Bu eski kent, her ne kadar hâlâ Abbasi hilafetinin başkenti ve Haşimi, Kureyşi imametinin merkezi olsa da eski çizgilerinin çoğunu kaybetmiş; ünlü adından başka bir şeyi kalmamıştır. Üst üste gelen felaketlerden ve kötü bakışların üzerine dikilmesinden sonra geriye harabe veya kalıntı ya da hayalet gibi bir şey kalmış. Doğusu ile Batısı arasında parlak bir ayna veya bir gerdanlık gibi gözüken Dicle hariç, burada ilgi çekecek, gelip geçeni durdurup seyrettirecek hiçbir güzellik kalmamış. Bağdat, susuzluk nedir bilmeyen bu nehirden su alır; hiç paslanmayan bu parlak aynaya bakar durur.”
Şu cümleler de 1988’de Bağdat’a giden Cengiz Çandar’dan:
“Benim gördüğüm Bağdat, Abbasilerin görkemli başkenti değil; Baas ideolojisinin Doğu Avrupa başkentlerinin sıradanlığını transfer ettiği yavan bir Ortadoğu şehriydi.
Avrupa’da ya da Mısır’da olduğu gibi ortasından geçen nehrin damgasını vurduğu şehirlerden biri gibi de değildi. Dicle, onca genişliğine ve vakur görüntüsüne rağmen, yanına yaklaşılmadan fark edilmeyen bir sükûnet ve gizlilik içinde akıp, Fırat’la buluşmaya herkesten saklanırcasına gidiyordu.”
Peki ya şimdi?..
21. yüzyılın başlarında gördüğümüz Bağdat, nasıl bir Bağdat?
Eskiden Bağdat, şairlerin bir inci gerdanlığa benzettiği Dicle Nehri’nin sularında kendi aksini ve güzelliğini seyredermiş.
Şimdi biz, yüzüne sıçratılan kanın rengiyle boyalı Dicle Nehri’nin sularında kendi aksimizi görüyoruz.
Bir de öldürülen her çocukta, işkence edilen her insanda bize düşen payı…
Bağdat ise artık kendini değil, insanlığın hâli pür melalini seyretmekte Dicle’nin sularında.
Nehirde salınan zarif kayıkların eski nakkaşların minyatürlerinde ve Frenk ressamların gravürlerinde süzüldüklerini okumuştum bir yerde. Dicle üzerindeki eğlenceler için aslan, kartal ve yunus biçiminde sefa sandalları inşa ettiren Abbasiler dönemi de Bin bir Gece Masalları’nda artık.
1386 yılında Timur’un gazabından kaçarak Bağdat’a sığınan Celayir sultanı ile Türk musikisinin büyük üstatlarından Abdülkadir Meragi de otuz kayıkçının kürek çektiği bir saltanat kayığında Dicle’nin üzerinde salınmışlardı.
Fuzûlî ünlü kasidesiyle Kanuni Sultan Süleyman’ı bu şehirde selamlamıştı.
İmam Buhârî bu şehirde âlimleri kendine hayran bırakmıştı.
Fârâbî bu şehirde Nesturi ve Yahudi âlimlerden dersler almış, dersler vermişti.
Kaşgarlı Mahmut ünlü lügatini bu şehirde sunmuştu halifeye...
El-Harezmî cebir kitabını bu şehirde yazmıştı.
Yüzlerce yıllık tarihinden çıkarılacak binlerce öykü ile bu satırları uzatmak mümkün.
Çünkü bu şehir bütün yolların çıktığı yerdeydi. Şimdiyse sözün bittiği yerde duruyor.
“Geldi Bağdat’ın kıyısına, çöktü ağıtçı...”
 
 
Halime Toros, Asya'nın  Kandilleri, Hece Yayınları, Ankara 2006
.


Yorum (0)add comment

Yorum Ekleyin
 

busy
 
 

Felsefi Bakış / Kavramlar

medeniyetmektebi.org © 2007-2010
Bu sitede yer alan yazılı ve görsel içerik medeniyetmektebi.org kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.

bilgi ve medeniyet etütleri merkezi