Anasayfa  |   Dinleti  |   Kitaplık  |   Sanattan Yaşama  |   İletişim  
Anasayfa
Kuran Mektebi
Felsefi Bakış
Makaleler
Göller Ülkesinde Bir Ada
Kitap Tahlilleri
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Basından
Söyleşiler
Kültür Sanat
Tozlu Sayfalar
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Çocuk ve Genç Mektebi
Düşünce-Analiz

Site İçi Arama




Mustafa SEKİLİ
Din ve Bilim
Düşünce-Analiz
Kamil KOÇ
Sanat Nedir? Hareketli Görüntünün Teorik Çerçevesi
Sanat
Kamil KOÇ
Sanat Nedir II
Sanat
Ali ŞERİATİ
Sevgi Aşktan Üstündür
Tozlu Sayfalar
Irvin YALOM
Annem ve Hayatın Anlamı
Öykü
Mustafa SEKİLİ
Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi [Görüntülü]
Söyleşiler
Mustafa SEKİLİ
Âsaf HÜSEYİN ile Söyleşi
Söyleşiler
Mehmed ÂKİF
Sabır
Sebilürreşad ve Sıratı Müstakimden
Halime TOROS
Harezmi
Göller Ülkesinde Bir Ada
Prof. Dr. Fuat SEZGİN
İslam Kültür Dünyasının İlimler Tarihindeki Yeri
Makaleler
Paul TİLLİCH
İman ve Akıl
Düşünceler
Yasin YARAR
İçimizde Duran Hakikatin Hayat Üreten Yüzünü Perdeleyen Korku
Güne Gecikmiş Fotoğraflar
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Ahlaki-Vicdani Tükeniş
Düşünce-Analiz
Prof. Dr. İlhami GÜLER
Günümüzde Bir "Direniş Teolojisi"ne Duyulan İhtiyaç
Düşünce-Analiz
Hülya DURMUŞ
Shakespeare'in Üç Oyunu ve Şiddet Çeşitlemeleri
Tiyatro
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Kenar Mahalle Köpeği
Sinema
Prof. Dr. İlhami GÜLER
İran İzlenimleri
Deneme
Özdemir ASAF
Geldim
Şiir
Tunku Hasan Dİ TİRO
Özgürlüğün Bedeli
Tozlu Sayfalar
  Anasayfa arrow Felsefi Bakış arrow Kavramlar arrow Düşünme
Düşünme

 J. M. BOCHENSKİ

 Bilimimizin en büyük kazanımlarını -gözlemden de çok- düşünmeye borçluyuzdur. Dünyanın çehresini, yaşamımızı değiştirmektedir. Bu düşünme üzerine düşünmek kuşkusuz yararlı olur. Düşünme neyin nesidir? Onunla bir şeyi bilmemiz nasıl olanaklıdır? Nasıl oluşur, bilimsel araştırmada hangi yolu izler? Son olarak da en önemli soru: Değeri nedir? Ona güvenebilir miyiz, ürünlerine inanabilir miyiz, kendimizi bilimsel düşünmenin kılavuzluğuna bırakabilir miyiz? Bugün sizinle bu önemli sorulardan birkaçını kısaca tartışmak istiyorum.

Önce: Düşünme nedir? Çok genel olarak, tasarımlarımızdaki, kavramlarımızdaki... her devinime düşünme denir. Örneğin, biri bana "Ne düşünüyorsun?" diye soruyor, ben de "Babaevimi düşünüyorum" diye yanıtlıyorum. Ama bu demektir ki, bilincimde resimler, anılar ve benzeri şeyler bir biçimde canlanıyor, birbirini izliyor. Öyleyse, düşünmenin en genel tanımı şudur: tasarımların ve kavramların devinimi.
 
Ancak, bilimsel düşünme herhangi bir düşünme değildir. Ciddî bir düşünmedir. Bununla da ilkin düşünmenin düzene sokulmuş olduğunu, ciddî düşünen bir insanın kavramlarını ve tasarımlarını özgür bırakmadığını, tersine onları kendi hedefine götürmeye zorladığını söylemek istiyoruz. İkincileyin, buradaki hedefin bilmek olduğunu söylemek istiyoruz. Bilimsel, ciddî düşünme, düzene sokulmuş, bilgiye yöneltilmiş bir düşünmedir.

Peki böyle bir düşünme bizi nasıl bilgiye götürebilir. Denebilir ki, bilmek istediğimiz nesne ya buradadır, verilmiştir; onu görmek için düşünme gerekmez, gözleri açmak veya dikkati ona yöneltmek yeter; ya da burada değildir, verilmemiştir; bu durumda da -en azından öyle görünüyor- düşünme onu yakınlaştırmaz.

Ancak durum başkadır. Düşünmenin iki durumda da yararlı, çoğu kez baskın bir rol oynayabildiğini görmek için bu konudaki kendi deneyimimize başvurmamız yeter.

Önce nesnenin verilmiş olduğu durumu alalım. Bu nesne hiç de yalın değildir. Çoğu kez çok karmaşık, neredeyse sonsuzca karmaşıktır. Yüzlerce yanı, görünümü, özelliği... vardır. Ama ruhumuz bütün bunları bir bakışta kavrayamaz. Böyle bir nesneyi iyi tanımak için çalışkan olmak, görünümlerine birbiri ardından gayretle bakmak, görülenleri birbiriyle karşılaştırmak, şeyleri hep yeni açılardan ele almak, ayrı ayrı ortaya koymak gerekir. İşte bütün bunlar düşünmedir.

İşte size böyle bir düşünme işine verilmiş bir örnek: Tutalım ki, gözümün önünde kırmızı bir nokta var. Önce bunun çok yalın olduğu, ne olduğunu görmek için gözleri iyi açmanın yettiği düşünülebilir. Ama kırmızı bir nokta hiç de yalın değildir. Çünkü ilkin, zemini yoksa, kırmızı nokta diye bir şey olamaz -zeminin renginin de noktanın renginden başka olması gerekir. Bu birincisi; ikincileyin, belirtelim ki- görünüşte yalın, ama dikkate değer bir olgu -noktanın yalnız bir rengi değil, uzamı da olması gerekir, belli bir uzunluğu ve genişliği olması gerekir. Ama uzam renk değildir, zorunlu olarak renkle birlikte bulunsa da, çok başka bir şeydir. Üçüncüleyin, tek başına uzam da yetmez. Bir kenar biçimi, bir formu da bulunması gerekir. Örneğin nokta dört köşeli ya da yuvarlak olabilir, ama bir biçimi olması gerekir. Ona biraz daha bakarsak, renginin de yalın bir şey olmadığını görürüz: elbette kırmızı bir renktir, ama herhangi bir kırmızı renk değil, kırmızının çok belirli bir tonudur. Elimizde iki kırmızı nokta olsa, ikisinin tonu genellikle aynı olmaz. Rengin çözümlenmesiyle çok daha ileri gidilebilir; renk kuramıyla uğraşan herkesin pek iyi bildiği gibi, örneğin, rengin yoğunluğundan söz edilebilir. Noktanın yalnızca başka renkte bir zemin üzerinde değil, bir şey, bir taşıyıcı üzerinde ortaya çıktığını belirtirsek, buraya kadar ondaki yedi öğeyi keşfetmiş oluruz: zemin, renk, uzam, biçim, ton, yoğunluk ve son olarak taşıyıcı. Ama daha işin başındayız.

 Ne ki, bu çok yalın, sudan bir örnek. "Bağışlama" ya da "bağış" gibi tinsel bir nesne söz konusu olsa, o zaman orada gerçekten nasıl sonsuz bir karmaşıklık bulunduğu, ona bir ölçüde yönelmek için gereken düşünme işinin ne denli büyük olması gerektiği tasarlanabilir.

Bu düşünme biçimi tarihte filozoflarca her zaman uygulanmıştır. Bunun en büyük ustası Aristoteles olmuştur. Ünlü bir Alman düşünürü, Edmund Husserl, bu yüzyılın başında bu yöntemi önemli ölçüde aydınlatmış ve betimlemiştir. Ona "görüngübilimsel yöntem" demiştir. Görüngübilim -en azından Husserl'in ilk yazılarında- verilmiş nesnenin özünü burada verilen çözümlemeye benzer bir çözümlemeyle kavramaya çalıştığımız bir yöntemdir.

Ama bu düşünme biçimi doğa bilimlerinde daha çok bağımlı bir rol oynar. Orada ana vurgu öteki tür üzerindedir, yani verilmemiş olanı, neredeyse olmayan nesneyi kavramaya çalışan bir düşünme üzerindedir. Böyle bir düşünmeye çıkarsama da denir.

Bu açıdan ilkin önemli bir belirtmede bulunmak istiyorum. Daha önce söylendiği gibi, ancak iki olanaklı durum var: nesne ya verilmiştir ya verilmemiş. Verilmişse, kolayca görülmesi ve betimlenmesi gerekir; ama verilmemişse, o zaman onun hakkında deneyim edinmek -yani çıkarsamak- için tek bir olanağımız var. Bilgi için üçüncü bir yol yok. Elbette bir şeye inanılabilir, ama inanç bilgi değildir; bilgi ancak verilmişi gözleyerek ya da çıkarsayarak ortaya çıkar.

Bugünlerde çeşitli yanlış anlamalar çokça yaygınlaştığından, bunun çok sert vurgulanması gerekiyor. Örneğin deniyor ki, iyi ya da kötü istençle bir şey bilinebilir. Başkaları, bir özgürlük sıçrayışının ya da benzeri bir şeyin bilmenin aracı olduğunu iddia ediyorlar. Sıçrayışın bilme edimine hazırlık olarak yararlı olabildiği düşünülebilir elbette. Örneğin duvarın arkasında duran bir ineği bilmek istiyorsam, duvarın üzerinden atlamam onu bilmemi sağlayabilir. Ama atlayışı cesaretle gerçekleştirdikten sonra, gözlerimi de açmam gerekir ve ancak bakma yoluyla inek hakkında herhangi bir şey öğrenirim. Özgürlük sıçrayışı ya da benzeri bir şey bilme ediminin hazırlığından başka bir şey olamaz. Ama bu da, söylendiği gibi, ya nesnenin doğrudan kavranışı -yani duyusal ya da ruhsal görü- ya da çıkarsamadır her zaman.

Çıkarsama da çeşitli güç sorunlar doğurur. Bu sorunların en önemlisi şudur: Verilmiş olmayan bir nesneyi çıkarım yoluyla bilmek nasıl olanaklı? İtiraf etmeliyim ki, bu sorun bana çok zor geliyor; tam bir çözümünü bilmiyorum. Ama şurası kesin: Çıkarsama yoluyla bir şeyi bilebiliriz. Şu örnek bunu çok açıkça gösterir: Yedi bin sekiz yüz kırk yedi kere yirmi üç bin altı yüz altmış dokuz kaç eder diye sorulsa bana, başlangıçta bilemem. Ama bunu önemsemez ve çarpım yaparsam tam yüz seksen beş milyon yedi yüz otuz bin altı yüz kırk üç ettiğini bilirim. Çarpım düşünmek demektir, bir çıkarsamadır. Böyle bir çıkarsama, hesaplama olmaksızın sonucu bilebildiğini iddia eden biri varsa, bunu nasıl yaptığını söylesin bana; kendisine minnettar olurdum. Ama söyleyemezse benim çıkarsama yoluyla bir şeyi öğrenmiş olduğumu kabul etmesi gerekir. Bu yolla sürekli olarak bir sürü şey öğrendiğimizden ciddî ciddî kuşkulanılamaz.

Peki çıkarsama nasıl oluyor. Her zaman ve istisnasız, varsayım olarak iki şey var elimizde: bir yanda ifadeler, önermeler denen, önceden doğru diye bilinen ya da bir biçimde onaylanan belirli öncüller; bir yanda da kendisine göre çıkarımda bulunduğumuz belirli bir kural. Örneğin sokağın ıslak olduğu sonucuna varmak için öncelikle şu öncüllere dayanabilirim: "Yağmur yağarsa, sokaklar ıslanır" ve "Yağmur yağıyor". Bunun için mantıkçıların modus ponendo ponens dedikleri kuralı da bilmem gerekir; bu kural aşağı yukarı şöyledir: Elimizde koşullu bir önerme -"ise"li bir önerme- varsa ve bunun önbileşeni oluyorsa, artbileşeni de bilinebilir. Eski Stoacılar bu kuralı şöyle dile getirmişlerdir: İlki olursa ikincisi de olur, ilki oluyor; öyleyse ikincisi de olur. Mantık -ya da daha iyisi biçimsel mantık- bu kuralları araştıran bilimdir.

 Ancak bu kuralların çok farklı biçimleri vardır. Bir yanda bir sürü şaşmaz kural vardır; yani bu kurallara sahiden uyulursa sonuç tamamen kesin olur. Bizim modus ponendo ponens'imiz bu kuralın tam bir örneğidir. Bir başka örnek çok bilinen tasım biçimidir ki, buna göre "Bütün mantıkçılar ölümlü ve Lord Russell bir mantıkçı ise, Lord Russell da ölümlüdür" çıkarımını yaparız. Öte yanda da şaşmaz olmayan bir sürü kural vardır. Yaşamda ve bilimde güçlük çıkaran şey de, şaşmaz olmayan bu kuralların oralarda şaşmaz kurallardan çok daha büyük bir rol oynamasıdır.

Konu o denli önemlidir ki, onunla biraz daha yakından uğraşmamız gerek. Şaşmaz olmayan kuralların hepsi aslında modus ponendo ponens'imizin evrimleridir. Modus ponendo ponens'te önbileşenden artbileşene -yani ilkinden ikinciye- doğru çıkarımda bulunuruz. Bu şaşmaz bir kuraldır. Kuralın öteki biçimlerinde aşağı yukarı şöyle bir yaklaşık şemaya göre ilerleriz: İlki olursa, ikincisi de olur; ikincisi oluyor, öyleyse ilki de olur. Bu şaşmaz bir kural olmadığı için, örneğin şöyle bir çıkarımda bulunulduğunda, inandırıcı olmaz: Ben Napoléon isem, insanım demektir; imdi ben insanım, öyleyse Napoléon'um. Burada öncüllerin ikisi de doğru; ama sonuç yanlış -çünkü ne yazık ki Napoléon değilim. Demek ki kural şaşmaz değil. Mantıkçılar bu kuralın yanlış olduğunu söyleyeceklerdir.

Ama yaşamda ve her şeyden önce bilimde hemen hemen hep böyle çıkarımda bulunuruz. Örneğin: tümevarım denen şey tamı tamına böyle bir çıkarsamadır. Çünkü tümevarımda kimi bireylerin şöyle şöyle davrandığı öncül olarak elimizdedir. Öte yandan, mantıktan biliyoruz ki, bütün bireyler şöyle şöyle davranıyorsa, kimi bireylerde öyle davranır; buradan bütün bireylerin öyle davrandığını çıkarsarız. Bir örnek: kimyacılar kimi fosfor parçalarının kırk iki derecede yandığını belirlemişlerdir; buradan bütün fosfor parçalarının kırk iki derecede yandığını çıkarsarlar. Düşüncenin yürüyüşü şöyledir: hepsi öyleyse, bu birkaçı da öyledir; bu birkaçı öyledir, demek ki hepsi öyledir. Tıpkı Napoléon durumunda olduğu gibi, ikinciden ilkine giden bir sonuçtur. Şaşmaz olmayan bir sonuç.

Bilimde düşüncenin yürüyüşü hiç de burada betimlendiği kadar yalın değildir elbette. Tam tersine. İnsanlar şaşmaz olmayan sonuçlarını güçlendirmek için bir sürü çok incelmiş yöntem bulmuşlardır. Ama bunlar tüm doğa biliminin şaşmaz olmayan kurallara göre ilerlediği olgusunu ancak pek az değiştirir. Demek ki doğabilimsel kuramlar hiç de kesin doğrular değildir. Bu bakıma, bilimin ulaşabildiği ve gerçekte her şey olasıdır.

Bu olasılıkla bile, işler kimilerinin sandığı ölçüde kolay değildir. Çünkü ilkin, varsayımların olasılığının aslında ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Örneğin bir otomobil kazasının hesaplanabilen olasılığından çok başka bir şey olsa gerek. Bu şöyle ele alınabilir: Modern fiziğin çoğu yasası olasılık yasalarıdır, yani bir sonucun belirli bir olasılıkla ortaya çıkacağını söylerler yalnızca. Ama olasılık hakkındaki bu yasanın kendi de -elbette başka bir anlamda- olasıdır.

Olasılığın ne olduğunu bileceksek, "Olasılığa nasıl ulaşabiliyoruz?" sorusu da hep yanıtlanması gereken soru olacaktır. Böyle bir şeyi ileri sürdüğümüz kesindir; ama bunun nasıl olanaklı olduğunu henüz bilmiyoruz.

Bilimin büyük başarıları karşısında bütün bu kuşkuların temelsiz görüneceğinin bilincindeyim elbette. Ama söyleyin bana lütfen, güneşin yarın yine doğacağını kabul etmek için ne gerekçeniz var? Şimdiye dek hep öyle oldu diyeceksiniz. Ama bu yeterli bir gerekçe değil. Teyzemin kedisi yıllar boyu sabahları pencereden teyzemin odasına girdi; günün birinde artık girmez oldu. Doğa yasalarının tekbiçimli olduğu söylenirse, o zaman bunu nereden bildiğimizi sorarım. Tıpkı güneş ya da kedi durumunda olduğu gibi, şimdiye dek doğa yasalarının tekbiçimli olduğunu gözledik yalnızca, değil mi? Ama bundan yarın yine tekbiçimli olacağı sonucu çıkmaz.

Bu irdelemeler bizi açıkça bilime karşı bir tutuma götürüyor. Bu tutumun temel önermeleri aşağıdaki biçimde dile getirilebilir belki:

İlkin, Kılgın açıdan bilimin -gerçek bilim söz konusu olduğu ölçüde- elimizdeki en iyi şey olduğu çok kesindir. Bilim son derece yararlıdır.

İkincileyin, Doğanın açıklanması söz konusu olduğunda, kuramsal açıdan da, ondan daha iyi bir şeyimiz yok. Bilim bize -gözlem önermeleri dışında- yalnızca olası ifadeler sunar. Ama hiçbir yerde daha iyisini edinemeyiz.

Üçüncüleyin, buradan, bilim ile herhangi bir insanî yetke arasında çatışma doğarsa, düşünen insanın bilimden yana ve ötekine karşı tutum takınması gerektiği sonucu  çıkar. Temele herhangi bir insanî, toplumsal ya da başka yetkenin konduğu ideolojilerin, hattâ iddiaların hepsi için geçerlidir bu. Bu nedenle, Marx'ın, Engels'in, Lenin'in önermelerini bilimle karşılaştıran komünist ideolojiyi gerçekte dünyanın bütün filozofları yargılar, reddederler. Bu anlaşılmaz, kabul edilemez bir şeydir.

 Dördüncüleyin, Bilim genellikle ancak olası önermeler sunduğundan, doğrudan apaçıklık adına reddedebileceği söylenebilir. Bilim şaşmaz değildir ve onun ileri sürdüğünden başka bir şeyle apaçık bir biçimde karşılaştığımızda, bilimsel kuramlar karşısında apaçıklıktan yana çıkabiliriz ve çıkmamız gerekir.

Beşincileyin, bilim ancak kendi alanında yetkilidir. Çok büyük bilim adamlarının bile alanlarıyla en küçük ilgisi olmayan çeşit çeşit iddialarda bulundukları, ne yazık ki çok sık olur. Yetki sınırını aşmanın göze çarpan klasik bir örneği, bir sürü bedeni kesip biçtiği ve bunlarda bilinç bulamadığı için, bilinç diye bir şey olmadığını söyleyen bilgin bir hekimin iddiasıdır. Burada saçma olan, bu hekimin biliminin kendine özgü yöntemi sayesinde bedenin araştırılmasıyla sınırlı olması, bilincin ise kesinlikle beden olmaması, bunun yanı sıra, bilgin hekimin kesip biçtiği bedenlerin de ölü olmasıdır. Bu örneğe biraz daha yakından bakarsak şunu görürüz: Saygıdeğer hekimin böyle bir iddiada bulunmak için hiçbir gerekçesi yoktu. İddiasını meşrulaştırmak için, yalnız bedenin olduğunu varsayması gerekiyordu. Ama bu doğabilimi değildir, cerrahlık değildir, kötü de olsa, saf felsefedir.

Bu da büyük tehlikedir. O dev gerçeklik alanı henüz araştırılmamıştır, hattâ sağın bilimsel araştırma henüz başlamamıştır -hepsinden önce de insanın söz konusu olduğu yerde. Araştırmanın sürdüğü yerde bile inanılmaz ölçüde az şey biliyoruz. Olup biten, insanların bilimsel bilgideki büyük boşluğu, sonunda bilim diye ilân ettikleri kendi özel felsefeleriyle, çoğu kez kaba, safdil, yanlış felsefeleriyle doldurmak istemeleridir. Elbette bunu yalnızca kimi bilim adamı değil, bir sürü başka insan da yapar. Ama bilimin öyle büyük bir yetkesi vardır ki, bilimin temsilcileri yetkilerini aşıp felsefe yapmaya giriştiklerinde, bu bakımdan en tehlikelisi olurlar.

Ayrıca, filozoflar uçak ve atom bombası üretimine yardımcı olmadıkları halde, toplum filozofları barındırmak gibi bir lükse izin veriyorsa, belki de bunun hoş bir anlamı vardır. Çünkü felsefe ve yalnızca o bizi bilimin varsayılan yetkesi altındaki yanlış bir düşünceden gelecek çılgınlığa karşı uyarabilir. Felsefenin en önemli işlevlerinden biri, ululamaya ve saçmalamaya karşı ciddî düşünceyi savunmaktan başka bir şey değildir.

J. M. Bochenski, Felsefece Düşünmenin Yolları, Çev.:Kurtuluş Dinçer, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 2005.

 

Yorum (0)add comment

Yorum Ekleyin
 

busy
 
 

Felsefi Bakış / Kavramlar

medeniyetmektebi.org © 2007-2010
Bu sitede yer alan yazılı ve görsel içerik medeniyetmektebi.org kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.
Yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.

bilgi ve medeniyet etütleri merkezi